Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Aralık 2016 Perşembe

TESİRSİZ PARÇALAR 342

Ben şimdi çok içtiğimde bir atsam sen nesin?
Sen şimdi bi bıraksan kendini bak ne kolay
Ben şimdi sarhoşum diye yazıyorum ya cüretsiz
Sen şimdi delirmiş bu diyorsun ya kolayına
Kolayca alabiliriz tüm virajları ne ki?
Yeter ki ayak uydur talihin ters izdüşümüne
Sana ne be elalemden?
Elalem ne der sana ne?
Eğer zerre-i miskal hatırım varsa sende
Eyerini al da gel bekliyorum Şirintepe'de!

9 Aralık 2016 Cuma

RİCA!


sanma ki bu talihsizlik nevi şahsına münhasır
sanma ki herkesin aldattığı ilk ve tek Ali benim
neredeyse bin dört yüz yıldır Ali'lerin boynu bükük
neredeyse bin dört yüz yıllık günahın vebali ortada
küsurata takılma büyük resmi gör
cemaatsiz bir caminin müezzini ve imamı
altmış altı oynarken yakalanmış gibi turistlere
çırılçıplak yakalanmışız bizi savuran kadere
sen hala bir umut var diye avut kendini
neredeyse bin dört yüz yıldır ne su var bize ne umut
neredeyse bin dört yüz yıldır siz bi taraf biz bi taraf
neredeyse
şirintepe yayla camii yardımlaşma derneği
afaroz edecek bizi!
topla şimdi etrafına sahipsiz mahluku
saat geç çölde kal palmiyeleri unut
askerlerine dört başı mamur bir rezalet vaat et
sound track ısmarla üçüncü sınıf popçulara
ama beni
aborjinlerin ilahileriyle göm
ama beni
paganların mırıltılarıyla uğurla
ve beni hep
Kerbela ile hatırla!

28 Kasım 2016 Pazartesi

TESİRSİZ PARÇALAR 341

Horlanan kedinin köpeğin kırık kalbi yamultacak hepimizi. Hiçbir şeyden değilse bile yüzüne bakmadan geçtiğimiz dilenen çocukların intizarından yanacağız. Kalbi kırık kilolu genç kızların ahı hepimizin ağzına sıçacak. Biri bari yazsın ulan o çocukların dramını. Bir sürü orospu çocuğu o kızları göz göre göre kandırıyor. İbneler! Demin şahit oldum yan masada. Kızcağız gözünün içine bakıyor puştun belki beni sever diye. Herif sıkıştırıp okşama derdinde. Ya masayı başına geçirecektim lavuğun, hadi ablam kalkalım, evine git, siktir et bu yavşağı diyecektim ya da hesabı isteyip kendi başıma kalkacaktım. Kendi başıma kalktım! Çünkü ben de korkak bir pisliğim sanırım. Allah belamı versin.

İnsan insanın korkaklığıdır!

İnsan dışında her şeyin bir manası var alemde. Kedinin, köpeğin, kuşun, ağacın… Varoluş gayesine ihanet eden bir tek mahluk, insan! Bu mu lan eşref-i mahlukat?

İnsan insanın utancıdır!

Dilenciye para verirken bile kafasını tavuk gibi üçyüzaltmış derece çeviriyor adam. Birileri görüp takdir etsin derdinde. Elli kuruştan karizma devşirecek. Hesap doğru da kendince, kendisi yanlış. Yanlışlıkla doğmuş puşt! Merhamet sömürücü!

İnsan insanın utancıdır!

Herkes adına utanmaktan usandım. Yoruldum yapmaya cesaret edemeyeceğim şeyleri yapmaya yeltenmekten. İçime ata ata yosuna döndüm. Küf gibi bir şey oldum, yaklaşan herkesin yaklaştığına pişman olduğu. Allahım, neden sana havale etmekten başka silahım yok?

İnsan insanın bedduasıdır!

İlerleyelim diye toprağa yerleşme kararı alana lanet olsun! Aşk olsun dostluk diye, sevgi diye, merhamet diye götün götün birbirine yaklaşana. Uzak dursa herkes birbirine, kimse kimseye zarar veremeyecek. Mesafe iyidir diye yazmıştım bir zaman. Eksik yazmışım. Mesafe şarttır, gerisi hikaye.
İnsan insanın hayal kırıklığıdır!

Bana bunları söyleten geceye de aşk olsun. Sabah dersine gireceğim çocukların hatırına bastırıyorum öfkemi. Yoksa valla minnetim yok kimseye!

İnsan insanın ertelediği öfkesidir! Erteleyelim bir gece daha. Ecel menzilinden bir gecelik daha müsaade alalım. Yoksa bu park, yağan yağmura rağmen, elimde kalacak bu gece!

İnsan insanın mahcubiyetidir! Vesselam

26 Kasım 2016 Cumartesi

MAĞLUP

Bak şimdi bu yarada kaç kişinin dahli var
Fakülte önündeki simit satıcılar şahit
Her kime güvendiysem bir sıfır yenik başladım
Devlete bile yenildim sana mı yenilmeyeceğim?
Canı sağ olsun kuzum bahçenizdeki ağaçların
Annenin ve babanın ve diğer günlük telaşların
Sen gelememişsin üstesinden ben nasıl geleceğim?
İyisi mi bu yara da koleksiyonumda dursun
Sıkma canını sakın nasıl olacaksa olsun.


Yağmaya tereddüt eden yağmurlara baktın mı hiç?
İzledin mi gülerken ağlayan çocukları?
Şehrin bütün kreşleri potansiyel mutsuz kaynıyor
Kafayı yemiş bir çağın göbeğindeyiz kuzum
Sadece annenler değil bütün coğrafya delirmiş
Tek ben değilim meczup, mahalleniz komple manyak
Lakin seni koruyamam koruyacak yerlerim yara
Ama olsun sen bana ağlama
Ağlayacaksan eğer, kendine ağla!


Ağla, sararan yaprakları son defa görüyoruz
Ağla, sigaramız bitti saat onu geçti çoktan
Ağla, kimse sevmiyor bizi ne devlet ne çocuklar
Ağla, bahçelerine kaçan topumuzu kesmişler
Ağla, benim yaralarım muhtemelen bulaşıcı
Ağla, simitçi haklı varlığım bir tür dert!
Ağla, bana bulaşan bir daha iflah olmaz
Ağla, annemgil dahil bütün canlılar ölümlü
Ağla…
Benden çok
Sana yazık!

12 Kasım 2016 Cumartesi

MUTSUZ VE ENDEMİK!

Bak olacak olan oluyor
engel olmak ne mümkün
üstelik ohal var tüm ana yollar tutulmuş
hava yolları ve kara yolları ve tren yolları ve
bilumum resmi kanallar
üstelik sevmek yorulmuş
yıkılmaya yüz tutmuş
yıkılmaya yüz tutmuş bahçeli evler gibiyim
müteahhitlerin pis pis kestiği
Merhamet et haranızdaki atlardan getir
haranızdaki atlardan getir merhamet et
atlardan getir merhamet et haranızdaki
atlardan getir binip gideyim
patikalardan patika beğeneyim merhamet et
sür beni sürgünü olayım civarındaki ağaçların
habitatına razı ama bir taraftan da
yerini yadırgayan mutsuz ve endemik
ve kuşkulu ve telaşlı bir bitki gibi
mağrur
yalnız
ve mutsuz
Gideyim buralardan
taammütsüz günahım çünkü
ne diye gireyim kısmetinle arana
merhamet et, gideyim
belki senden uzaklaşırsam
yaklaşırım yaradana
...

31 Ocak 2016 Pazar

KOLLEKTİF BRUNCH!



Kalbe dokunan şeylerle taşak geçen herkesin
Nuri Alço girsin rüyasına gazozlara gelsinler!
şu saatte sesimin ulaştığı herkes yalnız muhtemelen
bırakın kumandaları sokulun yamacıma
huzurunuzda eski bir sırrı ifşa edeceğim!

Abdurrahman Paşa Lisesinden mezun olduysan eğer
yıllık bırançlara katılmazsın da
uzaktan şiirler yazarsın (post-modern newton yasası)
söylediğin bela olur söyleyemediğin dert
derdi sevdiğim bir kadın evli şimdi üç çocuklu
Abdurrahman Paşa Lisesinde bıranç mıranç yok aslında
uyduruyoruz aslında kendimize gençlik uyduruyoruz
çocukluk uyduruyoruz kahveye gitmeyen baba uyduruyoruz
ağlamayan anne uyduruyoruz ne giyse yakışan bizli fotoğraflar
saçmayız lan aslında hepsi uyuyamadığımızdan
uyuyanlar uyusun
uyuyamayanlar kollektif bir bıranç tertip etsin yarına
katılmazsam şerefsizim!

12 Aralık 2015 Cumartesi

TESİRSİZ PARÇALAR 338-340..

338.
Dünya ayıp etme şampiyonası olsa altın madalyayı götüme takarlar. Valla bak. Tam şu an ağlama öncesi sümüğümü yatak tişörtümün iç-boğaz kısmına siliyorum. İnsanlar değişik zamanlarda, değişik yerlerde, ne içtiklerine ve ne amaçladıklarına bağlı olarak enteresan yalanlar söyleyebilirler. Ben de söylerim duruma göre, .mına bile korum. Biri hariç. Çünkü meleklere yalan söylenmez. Öyle değil mi Jehan?
Ayıp etme mütehassısı gibi bir şey oldum. Yazmak kolay da bunu, siktir etmek zor. Özürle falan gelinmez de üstesinden... Kırmızı Tuborg'la duş alsam halledebilir miyiz ki? Keşke akil adam olmasaydı da Orhan baba ona akıtsaydım zehrimi!
Yatak tişörtünün iç-boğaz kısmına silinen sümüklerin samimiyeti sorgulanmaz. Ve yatmadan önce içilen son sigaranın marjinal faydası... Götüm götüm ettiğim lafları siktir edin de isterseniz, sümüğün, gözyaşının ve son sigaramın masumiyetine inanın. Yoruldum lan ben. Cidden!


339.
Yazmaya ne zaman başladım? Yazmaya nasıl başladım? Birbirinden sikik iki soru! Ve ikisinin de cevabı aynı. Yazayım dedim çünkü başka hiçbir şeyi beceremiyordum ve bu salaklık kayıtlara geçmeliydi. Herhangi bir şeyde (hiç abartmıyorum herhangi bir şeyde; futbolda, derslerde, kız tavlamada, yüzmede, balık tutmada, hayırlı evlat olmada, at tımarlamada, ebesinin damında!!) ortalamaya yakın başarılı olabilseydim muazzam bir iç huzuruyla tek satır bile yazmadan yaşar giderdim. Ama olmadı. Baktım ki becerebildiğim bir halt yok, bari dedim neden ve nasıl beceremediğimi anlatayım. Öyle öyle başladım yazmaya. Pek çok kişinin melankoli dediği, bunalım dediği zımbırtıların hikaye-i esası budur işte. Okuyup sevdiğim bütün büyük yazarlar ya yaptıklarını ya da yapmak istediklerini yazdı hep. Ben fakirse, üstesinden gelemediklerimi, yapmak isteyip de yapamadıklarımı. Kader...


340.
Altı kişilik bir masa etrafı intihar timi
standart ruh törpüsü
geniş aile korosu
anne sarmasının bitişiyle doğan boşluğu
doldururken ev baklavası
kahkahalar arasına sızar tek bir düşünce
bir benzeri değil hayır
hayır hayır bir benzeri değil
öldürecekse insanı
kendisi öldürmeli
!

2 Ekim 2015 Cuma

ANLADIM KADER BU SEHER

olgun bir şiir gibi kararlı
ve çok özür dileyerek telaşla
sahipsiz, kimsesiz bir çelişkiyle konuşuyorum tamam da
tanırsın beni razı olduğumdan değil
şey dediğimden
kader..


düşünsene diyeceğim kulakların ağrıyacak
en azından hayal et niye böyle olduk Seher
bak bu sefer çok üzgünüm öncekilere benzemiyor
tezgahı dağıtılmış üzgün bir işportacı
elbette hem devlete hem zabıtaya küfreder
kader deyip durma Seher
biliyorum ben de
kader..

ağla, bağır, saçmala izah etme ikna et
bana yalan söyle seher bronşlarım ağrıyor
bak bu sefer ciddiyim ölü atlar görüyorum
bence beni sakinleştir iyi değilim Seher
bırak ev oturmasını park gezmelerini bırak
-bak burası çok mühim parkları bana bırak!-
salarım yoksa kuşları bir başımıza kalırız
alyuvarlarım ağrıyor n'olur insaf et Seher..

beni herkes yanlış anlıyor sen bari yapma Seher
kederli bir mülteciyim demiştim sana hatırla
yoksa ithamla merhamet aynı mı senin katında
merhamet et merhamet et merhamet et merhamet
senden önce çok dolandım bütün avlular şahit
sonra sana sığındım büktüm boynumu kapında
konuşturma beni Seher daha fazla konuşturma
Sus ve anla dur ve anla al beni sar ve kucakla..

Tesirsiz Parçalar 336-337..

336.

Gözlerinin akı kadar asil değilse de
bunlar da kendince beyaz
bir mevsim daha erteledik muhtemel sevişmeleri
olsun, belki gelecek yaz!
iç geçirmeleri bırak ben o işi hallediyorum
sen en iyisi sahildeki iri kanatlı kuşların
kanatlarının iç kısmına benim için mektuplar yaz..





337.

..
Bin yıl düşünsem bu kadar güzel tarif edemezdim yüzünü. Tarık abi bir cümlede benim yerime tarif edivermiş. "Biraz evvel ağlamış kadınların yüzü.."

Yüzlerimizi oluşturan organlar hepimizde aynıdır. Hepsi aynı yerde durur hep. Gözler, dudaklar, burun, kulaklar, çene... Ama ilahi dokunuştan mı ne, aynı şeyler, aynı yerde bambaşka şekillere girerler. O yüzden de aslında kimse kimseye benzemez. Özellikle kadınlar. İkiz olsalar bile...


"Bazı kadınların yüzü, ağır bir hikayenin yaşandığı sokaklar gibidir. Bir Metin Kaçan hikayesinin sokakları gibi darmadağın, acıtıcı, insanı nefessiz bırakan. Kalbiyle bakmayı bilen herkes, o sokakların her bir tarafına sinmiş keskin kokulu hüzünleri fark eder."

Ah be Tarık abi. Benim gözümle, benim beynimle, benim kalbimle mi gördün ki?

"Bazı kadınların yüzü, birazdan buralara yağmur yağacak yüzüdür. Bazı kadınların yüzü, bir kez olsun gerçekten gidenler, dönmek isteseler de dönemezler yüzüdür. Bazı kadınların yüzü, ben gitmek istesem de beni bırakma yüzüdür..."

Canımın içi Tarık abi. Bi denk gelsek de iki bardak çay içip senin yüzünü anlatsa bana. Çünkü ben senin yüzüne her baktığımda dilim lal, sesim içime kaçık, kelimelerim.manasız ve aptal. Yüzün... Ne güzel...


BEN GİDERİM

Ne güzeldin. Orada, ilk oturduğumuz yerde, bana baktığın pek çok zaman beni yerdeki parkelere bakarken yakalıyordun ya zaman zaman. Ben o anların hiçbirinde parkelere bakmıyordum da, öyle zannet istiyordum. Yoksa karşımda sen otururken sikeyim parkesini! Parke değildi mevzu, mevzu sana mevzunun parke olduğunu zannettirmekti. Bunu gerektiriyordu çünkü takıntılı bir ruh hastası olmak!

Biraz evvel ağlamış kadın yüzünde ittifak etmiştik Tarık abimle beraber. Bir yüz ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi çünkü. Ne zamana kadar? Yüz yüze gelene kadar. Sonrası komple mahçubiyet!

Bozulur muyum ben sana? Hayatta bozulmam ben sana. Ama daha çok bakarım parkelere. Aslında bakmam da, bakıyormuş gibi yaparım, sen de bozulma.. Yoksa nasıl kurulur dengeler?..

Her şeyden hevesimi aldım dediğim zamanlarımda hiç bilmediğim heveslere meylettim hattı zatında. Ayıplama da beni, mümkünse anla, mümkün değilse salla!

Soğudu gibi oldu havalar. Dikkat et kendine! Artistlik yapma, yürürken önünü kapa. Ve korkup gidersem bir gün. Sakın kızma. Kızma çünkü;


Çok durmam ben, duramam
bütün gece çorbacıları bilir
o yüzden
istasyon civarındadır hep
kiraladığım bütün evler

kalmak alışkanlık biraz
marifet biraz
biraz cesaret
bense ne alışığım
ne mahir
ne cesur
dönüp dolaşıp başladığım yere
döneceğimi bilsem de
kanadıkça giderim
kanattıkça giderim
devirdiğim otuz küsür yaş
başka bir şey de değil de
bunda usta etti işte


gitmeyi iyi bilirim
ister korkaklık de buna
ister yavşaklık
cevap bile veremem
giderim


Giderim ben
öyle öğrendim babamdan
beş çocuğun yükünden ve
annemin dırdırlarından
kaçıp kaçıp sığındığı
kahvehanenin eşiğinde
her boynumu büküp
"baba eve gidelim" dediğimde
ve
"sen git! gelirim ben!" lafını
her duyduğumda
içimden hep şey derdim
bir yere gitmeliyim
eve değil ama
nereye?
o zamanlar küçüktüm
hep eve dönerdim mecbur
sonra işte unuttum artık
ev
nere?

Velhasıl
ben giderim
gitme derdiyle büyüdüm
o yüzden gülüm
anlayamasan da
üzülme

12 Eylül 2015 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 334-335..

334.
"Fakir ve önemsiziz..." İnsanlar ikiye ayrılır. Fakir ve önemsiz olanlar ve zengin ve önemli olanlar... Fakir ve önemsiz olanlar gözyaşı döker, zengin ve önemli olanlar nasihat eder. Fakir ve önemsiz olanlar, yani bizler, birbirimizi yeriz, zengin ve önemli olanlar fildişi kulelerinde bizi seyreder. Toprağa yerleştiğimizden beri bütün hikaye budur. Bakın bugüne kadar çıkmış bütün savaşlara. İstisnasız hepsini zengin ve önemli insanlar çıkarmıştır ve istisnasız hepsinde fakir ve önemsiz insanlar ölmüştür. "Coğrafya kaderdir" der ya İbn-i Haldun, doğru ama eksik. Doğduğun coğrafyada hangi sınıfta doğduğun da kaderdir. Fakir ve önemsiziz, başıma her ne geliyorsa hepsinin nedeni bu!




335.

ÖYLE DEĞİL Mİ SİNEM SAL?
Bir vapura özenip yalpaladığım akşamlar
aklıma herhangi bir sinemsal dizesi gelir
içinden su geçen şehirlerde yaşayanlar
içinden su geçmeyen şehirlerde yaşayanlara
biraz küçümseyerek bakar hep
evi bozkırda olanlar bunu çok iyi bilir
o susuzluğun açtığı imkansız ihtiyacı
büyük büyük rakılarla gidermeye çalışırlar
olmaz ama hep eksiktir eksiktir hep hep eksik
oooo der sonra yukardan bir ses
'çok anarşist'
ve peşinden yok der biri
sağ bacağı kırık masadan
anarşist değil çok
şey
çok
çok acayip..

27 Ağustos 2015 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 333..

333.

Her gelmenin gelmek demek olmadığını, haliyle de her gitmenin aslında gitmekten sayılmayacağını daha bebeyken öğrenmiştim. İlk annem gitmişti benden. İki yaşındayken abiydim çünkü ve kardeşimin ona benden daha çok ihtiyacı vardı. Tamam derdim çaresiz, sıramı beklerdim. Ama sıra hiç gelmezdi. Çünkü sıranın bana gelecek gibi olduğu zamanlarda bir sürü kardeşim daha oldu. Öyle öyle büyüdüm işte..

Anladım hep durumu ve ve hep hak verdim anneme. Ne kızdım ne sitem ettim. Bekledim yine de... Dizimi masanın köşesine çarptığımda, mahalledeki çocuklardan dayak yediğimde, babam ilk tokatı attığında... İçime içime ağladım hep. İçime içime ağladım ve bekledim. Annemi bekledim. Koşup gelseydi annem, sarılsaydı bana, yapıştırsaydı kafamı göğsüne, ortalığı ayağa kaldırırcasına ağlardım. Ama annem hiçbirinde gel-e-medi. Hep çok işi vardı çünkü! Öyle öyle, kimselere göstermeden, içime içime ağlamayı öğrendim.

Demem o ki, ben şimdi sana kalk gel demem. Beklerim hep ama gel demem. Diyemem. Çünkü öyle öğrendim. Canım çok yanıyor şu an. Eğer gelirsen, sarılırsan bana, yapıştırırsan kafamı göğsüne, ortalığı ayağa kaldırırcasına ağlarım. Ama gel demem. Diyemem. Öyle öğrendim çünkü. Öyle büyüdüm. Gelmezsen işi vardır derim. Çünkü biliyorum. Sevdiğim bütün kadınların hep, hep çok işi oldu çünkü. Bir şey demem o yüzden. Oturur beklerim. Gelirsen ne iyi edersin. Gelmezsen bir şey demem. Beklerim...

25 Ağustos 2015 Salı

Tesirsiz Parçalar 331-332..

331.
Sen gelmesi gitmesi bir, el kadar kadındın
Ben annem hariç sevdiğim her şeyde yanıldım
Olmayacak yerlerde biteviye kalırdın
Her yeni gün umutla geleceksin sanırdım
Böyle böyle gölgene razı oldum, alıştım
Annem hariç sevdiğim her şeyde yanıldım





332.
Sen ellibin yıl önce toprağa yerleş. Zaman geçsin etrafını çitle çerle çöple çevir, burası benim de. Sonra yazıyı bul, tekerleği bul, parayı bul, çağlar geçsin, feodalizm, emperyalizm, kapitalizm, sanayi devrimi bok püsür bir milyon tane hikaye. Geçsin sonra ellibin yıl ve hayalin şu olsun; emekli olup iki dönüm yer alayım kendime, tulumbamdan suyumu çekip kendi domatesimi yetiştirip diktiğim ardıç ağacının altına gömüleyim. Bence de süper fikir. O zaman kim kandırdı da bizi ellibin yıldır sikik sikik işlerle uğraştık. Madem başa dönecektik derdimiz neydi lan! .Mına koyim medeniyetinin, iki dönüm toprak, biraz su, biraz tohum yetiyor işte. Hep yetiyormuş hatta. O tekerleği ilk döndüren puşt kimse allah bildiği gibi yapsın onu!

20 Ağustos 2015 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 330

330.

Hareket ve manasız girişimler alayımızın maymun olmasına neden oluyor. İnsan sadece mecbur kaldığı kadar enerji harcasa depresyondan obeziteye ne varsa muzdarip olduğu, hepsinden kurtulabilir. Çok konuşuyor, çok içiyor, çok sevişiyor, çok yemek yiyor, çok kitap okuyor, çok tv. seyrediyor, çok küfrediyor ve sonra bunların hepsinden şikayet ediyoruz. Canı sıkılan bir ladin ağacı gördünüz mü hiç? Göremezsiniz. Çünkü bir ladin ağacı ladin ağaçlığı asgari neyi gerektiriyorsa onu yapıyor. Fotosentezse fotosentez, o kadar! Fazladan tek bir kanat çırpmıyor kuşlar, gerek yoksa ekstra tek bir kulaç bile atmıyor balıklar. Neden? Çünkü hepsi bizden daha akıllı...

ZANGOÇLARA SELAM SÖYLE

hissetmelerin
birbirleriyle
kafa bulduğu
bu yerde
sığındığın ve sığındığına
pişman olduğun her insan
içinde patlayan
geniş zamanlı
bir bomba

tüm bunları bilirken
tüm bunlara inat
olanları olacak olanlardan
ayıramayacak kadar saf
bir sen varsın
bir de arsenik!

atların çığlıklarının
ve sodayla karışık rakının
geçti an itibariyle
hükmü
olacak artık olacak olan
kim geçebilir önüne

beni bırak
söylediklerimi de
hemen şimdi bir mum yak içinde
ikimizin yerine
ve bir dilek tut
mümkün olan en dar zamanlı bir dilek
ben uzaktan elham okurum
sen zangoçlarına çan çaldır
ayrılığın şerefine!

17 Ağustos 2015 Pazartesi

TESİRSİZ PARÇALAR 328-329.

328.
Hayat ne biliyor musun abi? Düşün bak rövanş maçındasın. İlk maç kendi evinde sıfır sıfır bitmiş. İkinci maç oynanıyor. Deplasmandasın. Dakika doksan artı iki. Bir sıfır yeniksiniz. Hakem üç dakika uzatma vermiş. Yani bitime yarım dakika ya var ya yok. Gol atarsanız tur sizin, atamazsanız her şey bitiyor. Maçın uzama ihtimali yok. Bir uzun top yollamış kalecin. Önüne düşmüş. En ileride sen varsın. Pas verecek adam arıyorsun. Arkadaşlarının yorgunluktan götü düşmüş. Etrafında kimse yok sizden. Senin de götün düşmüş. Topu sürmeye mecalin yok. Sürebilsen kaleciyle karşı karşıya kalıp topu kaleye takman işten bile değil. Ama mecalin yok. Ve maç bitti bitecek. Umutsuzca ve tüm gücünle abanıyorsun topa. Kaleye en az otuz metre var. Olmaz. Gol mol olmaz. Bi sik olmaz artık. Ama n'apçan, olmayana kadar zavallı bir umutla bekliyorsun işte. Top üstten auta çıkana kadar bekliyorsun. Maç bitiyor sonra. Eleniyorsun. İşte hayat o havadaki top abi. Biliyorsun hayatta gol olmayacak. Ama başka ne çaren var ne de şansın. Bir şey olmayacağını bile bile bekliyorsun. Bir şey olmayacağını bile bile beklemek işte hayat..





329.
Anlatmaya doyamazsın bağını bahçesini
Kuş kondurmaktan bahsedersin serin bahar akşamlarından
Susar dikkatle dinlerim
Iskaladığın bir şey olur ama sen fark etmezsin ben fark ederim
Ne de olsa şehir sonuçta
İzmir seni çok sevmez
Ben seni çok severim

15 Temmuz 2015 Çarşamba

SOPA DEĞİL O MERCEDES!

Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!
Bir süredir internette dolaşan bir haber, daha doğrusu bir yazı var. Doğudaki illerimizden birinde sopasını Mercedes ilan etmiş bir güzel abimiz yaşıyormuş yıllardır, yeni öğrendik. Sopasının ucuna Mercedes amblemi takmış, dikiz aynası, radyosu şehirdeki ustalar tarafından takılmış güzel bir abi. Ve bütün şehir uymuş abinin bu oyununa. Mercedes’ini kurallara göre park ediyor, bakım için sanayiye gidiyor, hatta hız sınırını aştığı için polisler tarafından ikaz ediliyor abimiz. O sopa sadece onun için değil tüm şehir için bir Mercedes artık. Çünkü öyle kabul ettirmiş!
Birileri “deli” diyor o güzel abimiz için. Afedersiniz ama siktirsinler ordan! Yemin ediyorum size kırka yaklaşan saçma yılı devirdiğim ömrümde onun kadar akıllı bir adam görmedim ben. Belki değişik, belki çok alışılmış şekilde davranmıyor tamam ama… Deli? Asla! Çünkü bir çok insanın yapamadığını, yapmaya cesaret edemediğini yapmış. Önce kendi gerçeğini yaratmış sonra da bunu koca bir şehre kabul ettirmiş. Ve psikopat bir diktatör gibi zorla yapmamış bunu. Başlarda kendisiyle dalga geçen, küçümseyen, aşağılayan ahaliye inat bıkıp usanmadan her gün bacaklarının arasına kıstırdığı Mercedes’ine binmiş, sokak sokak dolaşmış, arabasını süslemiş, yıkayıp paklayıp yıllarca yanından ayırmamış. Sonunda da herkese kabul ettirmiş. O bir sopa değil demiş artık herkes yıllar süren ısrarın sonunda. O bir sopa değil, o bir Mercedes…
Felsefe’nin en kadim sorularından biridir “Gerçek nedir?” sorusu. Yüzlerce filozof binlerce farklı yanıt vermiştir bu soruya. Gerçeği bir olgu olarak gören de olmuş, durum olarak gören de, yanılsama olarak da… Ve bence en güzel cevabı da bazı aklı evvellerin “deli” dediği o canımın içi abi vermiş farkında bile olmadan. Nedir gerçek? Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. Tıpkı Allah’a inanmamızın temelinde var olan koşulsuz iman gibi iman ettiğimiz şeydir gerçek…
Yıllar önce sıkıldığım manasız bir akşam saatinde kendimi dük ilan edivermiştim. Başlarda kimse sallamamıştı haliyle. Ama ısrarla kendimi Dük olarak tanıtmayı sürdürdüm Mercedes’li abim gibi. Sonra sonra alıştı insanlar. Ali diyen, abi diyen, mesleğimden dolayı hocam diyen, yazar diyen, şair diyen, oğlum diyen, lan diyen… bir sürü insan var etrafımda. Ama itiraf ediyorum, duyunca yüzümü güldüren en sevdiğim hitap “Sayın Dük’üm…” Çünkü dük dışındaki tüm sıfatlar bana birilerince yüklendi, Milli Eğitim “öğretmen” yaptı, okurlar “yazar” vs. dedi, annem sayesinde “oğul”, sevmeyen insanlar yüzünden lan oldum. Ama dük… İşte onda kimsenin katkısı yok. Bir akşam canım çok sıkılıyordu ve kendimi Tepebaşı Dük’ü ilan ettim. Kafayı yemiş bu şizofren diyenlere de zerre kulak asmadan bildiğimi okudum. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, aristokrat bir ailede doğmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Cambridge Dük’ü mü gerçek dük yoksa ben mi?

ŞARAPÇININ GENÇ BİR MÜPTEZEL OLARAK PORTRESİ

şarapçının genç bir müptezel olarak portresi
seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın
duvarını süsler
sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim
ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde
kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden
bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin
şişe içlerine akan gözyaşlarını izler

tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım
tam burada alayımıza siyah smokin yakışır
ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı
annem ütüleyemez, üzülür
-cenaze töreni kalsın-

içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların
yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve
iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var
oysa;
aldanıyorlar ve farkındalar
yalnızlar ve farkındalar
unutulmuşlar ve farkındalar
baksana! sana da öyle gelmiyor mu
bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle
sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar

KİMSE ÖPMESİN SENİ


Artık kimse doğru düzgün öpmeyecek mi beni ?
Bunu halletmemiz lazım yoksa takılır kalırım
Takılmalar meşhurdur bizde bak mesela babam
Anneme kırk yıldır takık daha önce de söylemiştim


Oysa
Esmerliğimi bırakmıştım arkada ve sarılamamanın hüznünü
Kimsenin dinlemediği müzisyenler fark etti ilkin
Bu arada salonda delirmiş bir dans histerisi
Bu arada garsonların yetişememe telaşı
Bir ara seni yanlış bir adam öptü tam alnından
O ara içimdeki bütün kuşları öldürdüm
Öptürdün kendini ve yok oldun ara ara baktığım
Bütün aralarda yoksun sen aslında bilip
Bilmez gibi yaptığın bütün gecelerin sonunda
Fena halde yoksun hep ah! en çok da bu ara

Bu arada olmadığın bütün aralara sızan
Bir sürü şey oldu elbet azıcığını anlatayım
Terli hayvanlar gibi telaşla dans eden adamlar
Umutsuzluğun makyajıyla güler gibi yapan kadınlar
Ve yorulup yorulup oturdukları masalarda
Koalisyon muhabbetleri
Bu arada bir yerlerde doğalgaz faturasını ödeyemeyip
Kendini asan babanın kaybolmuş çorap teki
Bu arada mendil satan çocuklar
Bu arada hırsla dövüşür gibi sevişen
Annelerinin okuyor zannettiği genç kızlar

Bu arada
Baş ağrısı
Mide dönmesi
Ve
Tonik
Ve
Kalabalık
Ve yeter artık
Kimse öpmesin seni
Yazık..

11,5 TL’NİN DAYANILMAZ HUZURU

Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu? Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de, Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olurlar.
Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…
“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”
Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.