Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

31 Aralık 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 168..

168.

Çaresizliklerin en büyüğü bir yalana yalan olduğunu bile bile inanmak, inanmak zorunda kalmak ya da inanır gibi yapmaktır. Yalanı ortaya çıkarmak kolaydır aslında. Zaten er geç ortaya çıkar. Hangi yalan sonsuza kadar devam edebilir ki? Bazen sorulacak tek bir soru, edilecek tek bir laf gerçeği bütün çıplaklığıyla seriverir ortaya. Ama sen ne o lafı edebilir ne de o soruyu sorabilirsin. Çünkü duyacağın şey bellidir. Ellerinle kurduğun ve yoktan var etmeye çalıştığın iki kişilik dünyanın o an başına yıkılacağını çok iyi bilirsin. Susarsın o yüzden. Yalan olduğunu bile bile inanırsın..

29 Aralık 2012 Cumartesi

GÜN DOĞUMU ŞİİRİ


Sen bir şeysin işte, incesin
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..

Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..

Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..

23 Aralık 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 167..



167.

-Hissedilir mi enlem farkı?-

Adam kadından uzaktaydı. Mesafeyle ilgili teknik bir problem. Bir şekilde üstesinden gelinebilecek bir şey..
Kadın ise adama uzaktı. Coğrafi uzaklıkla ilgisi olmayan metafizik bir problem. Kolay kolay üstesinden gelinemeyecek bir şey..

22 Aralık 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 166..

166.

Ölüyoruz işte. Yavaş yavaş ölüyoruz. Ama bazı geceler farkında olmuyoruz bunun. Hayata kaptırır gibi oluyoruz kendimizi. (Hayata kaptırmak, ne tuhaf laf). Kendimizi olduğumuzdan çok daha güçlü zannediyoruz öyle zamanlarda. Oysa durum tam tersi. O kadar zayıfız ki aslında. Hayatın neon ışıkları kendisine doğru çekiyor bizi. Karşı koyamıyoruz. Kendimizi, herkes gibi bir şey zannediyoruz. Onlar gibi, onlardan biri gibi karışıyoruz aralarına. Aklımızdan geçmeyen şeyler yapıyoruz sonra. İddialı laflar edip, kendimizi vazgeçilmez gibi görüp, öfke,şefkat, kıskançlık, sevgi, nefret gibi zıt hislerden tek bir his yaratıp aklımızın ve kalbimizin kontrolünü o hisse bırakıyoruz.. Sonra bir yerlerde, ağaran şafakla birlikte ağır ağır kendimize gelip, kendi gerçeğimizle yüzleşiyoruz derin bir pişmanlıkla. Ölüyoruz işte. Yavaş yavaş ölüyoruz.. Tek başımıza..

20 Aralık 2012 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 165..

165.

Her durumda anlaşmak ve uyum içinde olmak bazen problemin bizatihi kendisi olabilir. Yan yana duran ve birlikte aynı yöne bakan insanlar mutlu ve uyumlu olduklarını düşünürler. Ama bir şeyi ıskalarlar. Birlikte aynı yöne bakarlarken birbirlerini göremediklerini fark edemezler. Mutluluk ve uyum zannettikleri şey onları birbirlerine kör etmiştir. Oysa evrendeki tek değişmez yasa olan her şeyin zıttıyla müsemma olduğu gerçeği de şunu gösterir ki yanınınızdakini görebilmeniz için zıt yönlere bakmanız gerekir..

18 Aralık 2012 Salı

Feda!

Kaç zamandır aklımdaydı çocukluğumun Beşiktaş'ıyla ilgili bir yazı yazmak. Bugüne kısmetmiş..
Az önce Beşiktaş Tv.de başkan Fikret Orman'ı dinledim. Feda'dan bahsetti yine. Beşiktaşlılık duruşundan, değerlerinden, taraftarın biraz daha dişini sıkması gerektiğinden vs. bahsetti..
Yazdıklarım muhtemelen sana ulaşmaz sayın başkan. Olsun. Ben içimi dökeyim yine de. Küçücük bir çocuğun feda öyk
üsünü anlatayım sana..
89-90 sezonu. 10 yaşındayım. Beşiktaş'ım şampiyon.. Ezbere sayarım hala kadroyu (Engin,Recep,Kadir,Gökhan,Ulvi,Rıza,Feyyaz,Mehmet,Mutlu,Ali,Metin) Farkettiniz mi hiç yabancı yok. Neyse, ertesi gün Sabah gazetesi şampiyon kadronun posterini verecek. Büyük boy. Kuşe kağıt. Gazete şimdiki elli kuruş civarı bir para. Tam bir simit parası. Günlük harçlığım da o kadar. Öğle yemeğim yani. Elbistan'da oturuyoruz o zaman. Ben dahil üçü okula giden dört kardeşiz. Babam işçi, tek maaş, ev kira, bize verebileceği günlük harçlık da malum. Bir simit parası. Evimiz ilçenin kenar mahallelerinden birinde ve mahallede gazete bayisi yok. Çarşıya gitmem lazım. Erkenden gitmem lazım yoksa gazete biter. Evimiz çarşıyla okulun ortasında. Ders yedide başlıyor. Okula gitmezsem babam oyar, o posteri alamazsam da kendimi öldürürüm. Çalar saat bile yok evde, annemin refleksleriyle uyanıyoruz. Ne olur ne olmaz diye sabaha kadar uyuyamadım. Beş gibi evden çıktım. En az kırk beş dakika yürümem lazım. Cebimde bir simit parası, babam kızar diye kimseyi uyandırmadan çıktım evden. Güneş bile doğmamıştı daha.. Korka korka yürüdüm. Tek ve son paramı adama uzatıp gazeteyi aldım. Poster içinde. Attım gazeteyi bir kenara. Posteri açtım, hiç unutmuyorum ilk iş uzun uzun kokladım niyeyse. Baktım sonra bir süre. Sonra kat yerlerinden katlayıp koynuma soktum. Yağmur başlamıştı hafiften. Bir saatten fazla yürüyüp son anda derse yetiştim. O öğle bir şey yemedim. Her tenefüs posteri çıkarıp tek tek Metin'in, Ali'nin, Feyyaz'ın yüzlerine baktım. O gün hiç acıkmadım..
Velhasıl sayın başkan, ben yirmi küsür yıl önce yapacağım fedakarlığı yaptım. Ve biliyorum ki bu ülkede hala on yaşında çocuklar son paralarını verecek kadar seviyorlar takımlarını. Yeter ki siz işinizi yapın. Futbolu kirletmeyin. Futbol en çocuk çocuk gözüyle güzeldir ve masumiyet gerektirir unutmayın..

16 Aralık 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 164..

164.


Alışkanlıklara inat alışılmadık bir şey yap
bir güvercin al mesela eğit onu güzelce
sonra bir pusula iliştirip kanadına
yolla ta ordan buraya korkma yakalayabilirim..
Bir şey yapsana haydi herkes bundan etkilensin
haklı bir eylemin tam ortasında mesela
kocaman bir pankart aç üstünde adım yazsın
hakkında yapılacak lümpen eleştirisini boşver
eski solcuyum ben seni anlayabilirim..
Alışık olmadığım bir şey yap artık ne olur
köpeklere gösterdiğin şefkati bana da göster
Sevsene mesela beni alışmadığım şekilde
belki sen seversen beni kendimle barışabilirim..

15 Aralık 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 163..

163.

Bir insana verdiğiniz değerin, onun gerçekten değerli olmasıyla ya da bunu hak edip etmemesiyle hiç ilgisi yoktur. Değer vereceğiniz insanları kendiniz seçersiniz ve bunu yaparken çoğu zaman ne durumda olduklarına aldırmazsınız. Bunun adı tam olarak 'değer yüklemesi'dir. Yani ona verdiğiniz değerin kaynağı siz olduğunuz için asıl değerli olan karşınızdaki değil sizsinizdir. En azından bir süre öyledir. Ama şunu da göz ardı etmemek gerekir. Birine gereğinden fazla değer verirseniz eğer (artık sürekli kendinizden verdiğiniz için) siz değer kaybetmeye başlarsınız ve onun gözünde ona verdiğiniz değer ölçüsünde değersizleşirsiniz. Soylu ve tutkulu başlayan pek çok yakınlaşmanın son derece sefilce sonlanmasının en büyük nedeni de işte bu durumdur..

26 Kasım 2012 Pazartesi

SOYLU HESAPLAŞMALAR..

-Canım sıkkın be oğlum
-Niye lan?
-Bilmiyorum ki ya. Bir şeyler eksik sanki. Sığamıyorum hiçbir yere. Böyle içimin en derininde nedenini bilmediğim bir huzursuzluk var.
-İbne mi oldun oğlum sen?
-Siktir git oğlum ya ne alakası var?
-Ne bileyim lan baksana entel entel konuşuyon.
-Canım sıkılıyor diyorum oğlum anlamıyor musun? Bir de sen saçma sapan konuşup iyice delirtme adamı.

-Tövbe tövbe.. Lan oğlum akıllı ol amına koyim. Asgari ücretle çalışan adamın iç sıkıntısı mı olur? Geçim sıkıntısı olur.. Fener'e, Tayyip'e, karıya kıza falan sıkılsana adam gibi iç sıkıntısı neymiş lavuk?
-Lan bi git allah aşkına sıkıntının statüsü mü olur? Param yok diye kendi kendime dertlenemeyecek miyim yani? Bunun da mı hiyerarşisi var koduğumun dünyasında?
-Laflara bak laflara. Statüymüş hiyerarşiymiş kılmış tüymüş. Lan oğlum harbiden gizli ibnelik mi var yoksa sende. Psikoloğa falan mı götürsek n'apsak?
-Lan bi siktir git sokacam şimdi piskoloğuna da sana da. Sana dert anlatanda kabahat.
-İyi lan iyi tamam demedim bişey kızma hemen.. Siktir et şimdi sıkıntıyı falan da n'olur akşamki Marsilya maçı onu söyle.
-İki olur tabi oğlum n'olcak. Kaç haftadır patoz oldu Marsilya gelen geçen çakıyor.
-Ha şöyle be oğlum yüzün gülsün. Hadi gidip kupon yapak adam gibi. Sonra iki bira alıp ardiyede çekeriz.
- İyi tamam. Yalnız bana bak sağda solda anlatırsan yok ibneymiş yok içi sıkılıyomuş falan diye oyarım valla seni haberin olsun. Geçti zaten kalmadı bir şeyim.
-Ayıp ettin hacım ya anlatır mıyım? Ya şu Marsilya'ya üst oynasak daha iyi değil olmaz mı?
-İyi tamam iki kupon yaparız birinde iki birinde üst oynarız. Bira yerine de eşşeğin sidiğini içersin artık.
-Lan kalk hadi tamam kapanacak bayi. İyi ben karışmıyorum şimdi gene üzülürsün için falan sıkılır neme lazım.
-Dalga geçme lan sıçarım valla bacağına.
-Tamam tamam valla şaka yaptım. Kalk gidek hadi.
-Hadi..

19 Kasım 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 160-162..

160.
Öfke nüfuz ederken şiddetle damarlarımıza
Ve kırmak birbirimizi başka her şeyden kolayken
Akıl etsek keşke o an ölümü ve ayrılığı
Ölümü düşünen insan kendini nasıl önemser?
Ne daha önemlidir mahkeme-i kübradan!
Ölüm fikri en büyük ego terbiyecisidir
Ölümün olduğu yerde öfke hükmünü yitirir.

Anlaşmak mesele değil elbet bir yolunu buluruz
Sen önce bir abdest al bunları sonra konuşuruz..



161.
Marcel Proust'un ölümünün doksanıncı yıldönümü bugün. Anıt eseri Kayıp Zamanın İzinde nerdedeyse yüz yılı devirmiş bu durumda.. İyi edebiyat tam olarak böyle bir şey işte. Proust şu an yaşayan pek çok yazardan daha genç bence. Mesela Yaşar Kemal (Allah uzun ömür versin) okumayı yıllar evvel bıraktım ben. Belli bir dönemde okunması gerekirdi onun, okuduk bitti. Bundan yüz yıl sonra birileri okumaya devam eder mi hiç bilmiyorum. Ama eminim ki, yüzlerce yıl sonra da birileri tutkuyla Proust okumaya devam edecek ve her canları sıkıldığında, mutsuz olduklarında, ayrıntıların görkeminde kaybolarak kendi anlamsızlıklarından kurtulmak istediklerinde Kayıp Zamanın İzinde'nin gölgesine sığınacak..
Toprağın bol olsun büyük usta..

162.
Saçma sapan bir internet sitesinde gördüğüm bir soruyla başladım düşünmeye. Bir süredir aynı şeyi düşünüp duruyorum. Soru şuydu; Yarın öleceğinizi bilseniz son olarak neler yapmak isterdiniz? Yani bugün son gününüz olsa nasıl geçirirdiniz gibi bir şey. Neredeyse hiçbir şey gelmedi aklıma. İnsanların verdikleri cevapları okudum, komik geldi hepsi. Hemen abdest alıp namaza dururum, son ana kadar sevdiklerimle vakit geçirip onlarla vedalaşırım, pompalı tüfek bulup caddeyi kana bularım türünden bir sürü şey yazmışlar. Ben hiçbirini yapmazdım galiba. Sevdiklerimle -ki çok azlar zaten- vedalaşıp onları bir gün önceden üzmenin alemi yok bir kere. Benden sonra ne kadar üzülecekleri ise açıkçası hiç umrumda değil. Bugüne kadar yapmadığım ibadetleri tek seferde halledecekmişim gibi namaza durmak da Tanrıya saygısızlık olur her şeyden önce. O kadar insanı öldürmeye de üşenirim kesin. Velhasıl bu iyi bir şey mi kötü mü bilmiyorum ama yarın ölecek olsam son kez yapmak istediğim hiçbir şey yok benim. Harbiden yok. Aklıma gelen en güzel seçenek şu. Yarın öleceğimi bilsem yatar uyurum.. Bir iki sayfa kitap okurum belki, sonra da götümü devirip fosur fosur uyurum. Zaten insan hayatının bir tür hata olduğunu düşünenlerden olduğum için ve öyle sıkı sıkıya bağlanmayı da beceremediğim için ne üzülürüm ne panik yaparım ne de rahatımı bozarım. Yatar uyurum valla hepsi bu..

17 Kasım 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 159..

159.

40 metrekare odaya sığınmış 8 kişilik aile kadar kalabalıktı kafam. İyi bir şeyler olsun istemiştim oysa. Dakikalarca düşündüm ne yapabilirim diye, aklıma hiçbir şey gelmedi. Kalkmaya yakın aklıma gelen tek ihtimale sarıldım. "Çorba" dedim. Gerisini içimden söylemişimdir mutlaka, duymamış. "Çorba" dedim. "Efendim" dedi. Efendim dedi bana. Baktı. Yok yok önce duydu beni, sonra baktı. İki kere fark etti. Önce kulağıyla sonra gözüyle. "Efendim". Anlamamış meğer. Kendimi ve kelimeleri toplamaya çalışarak tekrar ettim. "Birer çorba içelim mi çıkınca?" Güldü. Hep gülseydi keşke. Kısa sürdü. "Belli bir saatten sonra bir şey yemiyorum" dedi. Kilo yapıyormuş. Kilonu sikeyim senin dedim, içimden tabi. Demedim dışımdan bir şey. Hızlıca dışarı çıktım. Taksiye bindim. Taksici abi Tosya'lıymış. Köyünü falan anlattı yol boyu, bense bir punduna getirip kendim dahil ne varsa içimde kusabilir miyim diye manuel kol mahkumu kirli cam aralığından boşluğa bakıp durdum. Bulamadım tabi o boşluğu, her yer bina olmuş.. Abinin anlatacakları bitmek bilmedi. Yol bitti allahtan. Eve girdiğimde o kadar güçsüzdüm ki kusmak dahil her boka üşeniyordum. Biraz sustum, biraz güldüm, galiba biraz da ağladım.Kusmadım ama. Bu arada farkında olmadan bilgisayarı da açmışım. Cengiz Kurtoğlu`na eşlik ederken yakaladım kendimi;
"Gelmeyin üstüme sakın gelmeyin
Dostu arkadaşı kırarım bugün
Gözümde anılar canlandı yine
Kadehi şişeyi kırarım bugün.."
Ağladım sonra.. Sonra güldüm.. Sonra da sustum. Hiç kusmadım. Canım hiç çorba istemedi. Hiç geçmeyen baş ağrısı gibi hissettim kendimi. Farkına varılmadan bitmiş sigara paketi gibi. 89'la atanamamış öğretmen adayı gibi..

9 Kasım 2012 Cuma

Tesirsiz Parçalar 157-158..

157.

İntikamımız acı olacak Gölge. Öyle bir oyun oynayacağız ki onlara, bizi oyunlarına almadıklarına pişman olacaklar.Yanlış anladınız bizi diyecekler, severdik aslında sizi, çağırmıştık ama duymadınız.. İnanmayacağız Gölge, bu kez merhamet etmeyeceğiz. "İsa Yahuda'yı bağışlamıştı Sahip,biz de bir şans versek" Halt etmiş, biz etmeyeceğiz. İki bin yıl geçti, o defter kapandı. Biz yenisini yazacağız. İnsanlığın yeni bir kurtarıcıya ihtiyacı var. Azıcık sabretsinler Gölge, öyle bir oyun oynayacağız ki onlara, felaketleri kurtuluşları olacak..

158.

 Çocukken farketmiyor insan Gölge. Oyunlar gerçekten oyun gibi oluyor o zaman. Alınmadığımız oyunlara, alınmıyoruz. İçlensek bile,  yeni bir topla beliren üç beş çocuk görünce geçiveriyor içlenmişliğimiz.Büyükler çok acımasız Gölge, büyümeseydik keşke biz.Gerçi sen hep aynı yaştasın ama ben, ruhum yüz yaşında neredeyse..Yoruldum artıkGölge..

 

25 Eylül 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 156..

156.

Dostoyevski epilepsi hastası, homofbik ve iflah olmaz bir kumarbazdı. Oğuz Atay sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşanıp sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu evlerine daha sık gidebilmek için. Salinger yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare bile fotoğrafı çekilemedi. Yusuf Atılgan Türk Edebiyatının kilometre taşları sayılabilecek iki büyük eseri yazdıktan sonra (Anayurt Oteli ve Aylak Adam) insanlara küstü, bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı. Althusser elli yıldır birlikte olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen'i bir sabah yanıbaşında uyurken elleriyle boğdu, bu boktan hayata daha fazla katlanmasına seyirci kalmaması için. Stephan Zweig'de tıpkı Althusser gibi yaptı, tek farkla, o tabanca kullandı karısı ve kendisi için. İnsan ırkına duyduğu güvensizlik Walter Benjamin'i Fransa sınırında kendi kafasına sıkmaya zorladı. Hemingway yalancının tekiydi, Jean Genet gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi. Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen'i terk etti, çok sevdiği için. Ömrü boyunca hep acı çekti bu yüzden ama soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu. O kadar çok seviyordu ki Regine'i ve o kadar nefret ediyordu ki kendisinden, evlenip onun kendisine 'maruz kalmasına' izin veremezdi!..
En sevdiğim yazarlardan bir kaçının kısa yaşam öykülerini anlatmaya çalıştım. Bir yerlerde bir terslik var ama nerede bilemiyorum..

21 Eylül 2012 Cuma

Tesirsiz Parçalar 155..

155.
Yedi sekiz yıl kadar önceydi. Belki biraz daha eski, ikibinlerin başı gibi belki, emin değilim. Dışarı çıkmak istemediğim, tamamını evde geçirdiğim nadir günlerin birinde odamın kasvetinden bunalıp kapının önüne çıkmıştım sigara içmek için. Annem taburede oturmuş el işiyle uğraşıyordu. Yanına çöküp sigaramı yaktım. Ortalarına kadar neredeyse hiç konuşmadık. Uzun Samsun içiyordum o zamanlar, ismi gibi içimi de hayli uzun sürüyordu. Bir ara kafamı kaldırdım, çaprazımızdaki sokak çöplüğünde temiz yüzlü ve temiz kıyafetli bir teyzeyi çöp karıştırırken gördüm. Daha önce görmemiştim buralarda. Anneme gösterdim ve sordum kim bu teyze diye. 'haa' dedi 'o mu? ...... Teyze' (hatırlayamadım şimdi ismini). Arka sokağımızda, iki odalı kerpiç bir evde oturuyormuş torunlarıyla. Oğlu gelinini vurmuş iki yıl önce. Kadın mezara, adam hapse yollanmış. En büyüğü sekiz yaşında olan üç torunuyla bir başına kalakalmış teyze. Hiçbir geliri olmadığından ve muhtarlık kanalıyla gelen yardım da bir halta yaramadığından çocukların karnını doyurup evin ihtiyaçlarını karşılamak için sokaklarda kağıt ve teneke kutu toplayıp satmaya çalışıyormuş. Kola ya da bira içip attığımız teneke kutuların toplanıp satılabildiğini ilk o gün öğrendim. Merak ettim ne kadar kazandığını. Bir rakam söyledi annem. Aşağı yukarı o zamanlar içtiğim sigara parası kadar bir şey. Şimdiki beş Tl. civarında bir para. Kafamda otuzla çarptım, içim buruldu. Bu kadarcık parayla nasıl geçinilir? Bırakın başka her şeyi nasıl karın doyurulur? Üzüldüm epey. Sonra sigara bitti, eve girdim..
Sonra.. Sonra hiçbir şey olmadı. Teyze ve torunları için hiçbir şey yapmadım, yapanı da duymadım. Süratle (muhtemelen aynı gün içinde) unuttum zavallı hikayelerini. Bir kaç hafta sonra Kısa Parlıament içmeye başladım olaydan tamamen bağımsız olarak..
Bu kadar.. Bütün hikaye bu kadar. Özeti de şu : Allah aşkına bırakın büyük insanlık idealleri vs. zımbırtılarını. Herkes herkesin bir sigara içimi kadar umurunda. Bir sigara içimi üzülüp, bir sigara içimi dertleniyor sonra sigaramızı söndürüp, boktan heveslerimizin peşine takılıp yanıbaşımızdaki insanların trajedilerini süratle unutuyoruz hepsi bu..

16 Eylül 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 153-154..

153.
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı adlı -anıt eser- inde insan ırkına ve onun yarattığı medeniyete meydan okur. Ona göre bütün duygular zamanla değişir, dönüşür ve ölür. Kalıcı olan tek ruh hali huzursuzluktur. Var olmaktan kaynaklanan nihai huzursuzluğun deyim yerindeyse tunçtan heykelini diker büyük usta. Hayatta kalabilmek için para kazanmak zorunda olan ve bunun için her sabah alarmla uyana
n bizlere yaklaşık yüz yıl önceden şunları söyler Pessoa; Hayatta kalabilmek için nefret ettiğiniz işler yapacaksınız ve çalıştığınız her gün içinizdeki nefret biraz daha artacak. Git gide sadece yaptığınız işten değil kendinizden de nefret edeceksiniz. Ama bir taraftan da nefret ettiğiniz kendinizin varlığını sürdürebilmek için daha da hayvanca çalışmak zorunda kalacaksınız. Ve pek çoğunuz bu boktan varoluşunuzu sonlandıracak cesarete sahip olamayacağınız için, bu lanet paradoksun dişlileri arasında öğütüleceksiniz. Yaşam denilen hikayenin özeti bu işte. Ne demişti Schophenhauer her yeni doğan insan taslağı için? Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları..

154.
Küçük Prens'in uğradığı gezegenlerin birinde karşılaştığı ayyaştan hiçbir farkımız yok. Canımız sıkılıyor, çıkıp bir şeyler içmek istiyoruz sıkıntıyı dağıtmak için, sonra bir bakıyoruz canımız daha çok sıkılmış. Sıkıntıdan kurtulmak için içiyoruz ve içtikçe daha çok sıkılıyoruz. Biz de unutmak istiyoruz. Unutmak için içiyoruz. Neyi unutmak için? Neden içtiğimizi. Neden içiyoruz? Unutmak için..

8 Eylül 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 152..

152.
hikayeymiş esasında buz dağının görünen yüzü
asıl dert günbegün içimizi kemirmekteymiş
ikimiz tokuşturken karşılıklı iyi niyetlerimizi
öfkemizi nasıl yapalım? biriktirdikçe kabaran
güzel günler güzel şeyler lakırdıları etsek bile
samimiyetsiz her güzel söz intikam vesilesidir
içimize attıklarımızın dipten gelen kükremesidir
-intihar ve intihal arasındaki ses uyumuna dikkat!-
intihar test edilmiş bir intihal girişimidir
her türden sevmenin ve sevişmenin ve özlemenin
sonrasına nasıl soktuk bunca kötülüğü, hayret
hayret ki ellerimi iftiharla tutan ellerin
inatla pantalonunun ceplerine hapsedilmişken
rahat bıraksan bile, kesik tırnaklarına rağmen
tanımak içimden gelmez, tanımazlıktan gelirim
sokak lambaları ve kadınları affetsin
ve affetsin üzerinde uzandığımız yeşil alanlar
biz şimdi seninle iki yabancı bile değilken
susmanın konuşmaktan kıymetli olduğu şu an
titreyen dudaklarımızı susuzluğa
ve yaşaran gözlerimizi sigara dumanına ihale edip
elveda bile demeden dönüp sırtımızı gitmeliyiz..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Bürokratik Şiir..

Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni
martılar uğramaz buraya korkma en fazla
bir kaç boyacı çocuk inceden taciz eder
ben hepsini hallederim sen hiç endişe etme
al bohçanı, kimliğini, sal saçlarını biteviye
Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni..

Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni
korkma oy verdiğimiz partiden değil belediye başkanı
kız kulesi, galata külahı uzak buraya amenna
ama artık metro var kadıköy yarım saat kadar
sen bir gel gerisi kolay tam dolu akbilim var
Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni..

Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni
terli gelirim biraz korkma! sönmez bizim oralarda
al sancaklarda titrer gibi görünse de silüetim
ya severim ya terk eder ortası yok merak etme
beklemezsen kırılır tüm inancım ve cesaretim
Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni..

Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni
beklemek buralarda seni seviyorum demenin
jestsiz ve mimiksiz ifade edilmesidir
ben seni seviyorum burjuva semtlerine inat
Kartal Nüfus Müdürlüğü'nün önünde bekle beni..

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Tesirsiz Parçalar 144-151..

144.
Bazen bir şey oluyor ve mahalle maçında maçı bitiren son golü atıp maçın yıldızı olan on yaşındaki veletler gibi seviniyorum. Kollarımı iki yana, yere paralel bir şekilde açıp tüm evi turlayasım geliyor. Ne biçim adamsam artık. Ama uzun soluklu olmuyor tabi. En fazla beş dakika sürüyor, sonra sigara yakıp kendimle "mal mısın la sen? malsın malsın, malın önde gidenisin" şeklinde diyaloglara girişip normal halime dönüyorum..

145.
Nedir o zaman gerçek? Gerçek, gerçekte işimize gelmeyendir. Dışımızdaki hiçbir dayatmaya itiraz edemeyen zavallı ruh halimizin sorumlusudur. Gerçek bizi körleştirir ve köleleştirir, irademizi ortadan kaldırır. Bu yüzden gerçek, diğer insanların, eşyanın ve tabiatın saplantılarından ibarettir. Mutlak gerçeğe sadece deliler, çocuklar ve sarhoşlar ulaşabilir. Çünkü sadece onlar kendi gerçeklerini yaratma cesaretine sahiptirler..

146.
Eskiden sevmediğim bir şeyi sevmeye başladığımda bunu çok zor kabulleniyorum. Tadının güzel olduğundan emin olduğum ama bir şekilde bir zamanlar hoşlanmadığım bir yemek olabilir bu mesela. Yok lan güzel değil ki bu yemek sevmiyorum ben bunu diyorum. Aylarca yememek için direniyorum, lafı geçerse ya da bir yerde karşıma çıkarsa yok ben sevmem bunu diyorum. Tabii sadece yemek değil, ne bileyim bir insan olabilir, bir oyun olabilir, bir şarkı olabilir her şey için geçerli. Tutucu muyum manyak mıyım neyim anlamadım..

147.
..sonra oturdum ve sustum her şeyi bir bir..

148.
"Hayat neyse odur ve insanlar değişmez.."
Nietzsche'den ya da başka bir nihilist düşünürden alıntı değildir. Az önce Efe'yle birlikte Cedric'i izlerken Cedric'in dudaklarından tam olarak bu sözler döküldü. Ben de diyorum bu çocukların neden bu kadar kafası karışık diye. Binlerce kelimeyle tarif edemeyeceğim durumu allahın çizgi film bebesi üç kelimeyle anlatıverdi..

149.
Ayar olduğum laflardan biri de şudur. 'Ben biraz çocuk ruhluyum' ya da 'benim içimde kocaman bir çocuk var aslında..' Lan bi defolun gidin. İçinde bir çocuk olduğunu iddia eden milyonlarca asalağa istinaden benim "içimde ölen biri var!"

150.
Sinema tarihinin en etkileyici diyaloglarından biridir John Nash'in oyun teorisini anlattığı sahne:
"Eğer hepimiz sarışını tavlamaya çalışırsak, birbirimizi engelleriz ve hiçbirimiz onu tavlayamayız. Ve sonra gidip sarışının arkadaşlarını tavlamaya çalışırız. Fakat yine başaramayız çünkü kimse 2. tercih olmaktan hoşlanmaz. Peki hiçbirimiz sarışının peşinden gitmezsek? Birbirimizin yoluna çıkmayız, diğer kızların onurunu kırmamış oluruz. Kazanmamızın tek yolu bu. Hepimizin kız tavlamasının tek yolu bu.." -A Beautiful Mind-

151.
İç Anadolu ikliminde yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve ağlayışlıdır..
"Hayat Bilgisi Kitabı"

28 Ağustos 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 143..

143.

Aklımızdan neler geçer neler kim bilir?
Yeri gelir bir sen bir ben bir dünya.
Bu dünya bir bakmışsın oluvermiş iki kişilik..


Uzanıp kırlara sere serpe
-uzanamayanlara inat-
Aklımızdı ruhumuzdu alayı bir kenarda.
Bir sen
bir ben
bir evren
Şaşırıp kendimizden başka herkesin bizsizliğine,
gülümseyerek bir yandan
bir düzine ateş böceği kiralayarak tabiattan
ay ışığında deniz suyuyla karıştırarak
rakı içebileceğimizi düşündükçe
çıldıracak gibi oluyorum sevinçten..

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 142..

142.
4 yaşındaydım. Okumayı da biliyordum bir şekilde. Kolumu kırdım bir gün. Babam çıkıkçıya götürdü beni. Tabi bağırıyorum feryat figan. Babam kucakladığı gibi beni, yola koyuldu. Arabamız yoktu. Galiba mahallede kimsenin arabası yoktu. Babamın kucağını hala unutamıyorum, hiç o kadar ısınmamıştım. İçimden dedim ki keşke kolum hiç iyileşmese babam da beni hiç yere indirmese hep kucağında taşısa.. Neyse çıkıkçı kolumu alçıya aldı. Dönüşte de şimdiki Yimpaş'ın oralarda küçük bir kitapçıdan Pal Sokağı Çocukları'nı aldı bana. Banan alınan ilk kitaptı o. O kadar sevinmiştim ki, bir insan hiçbir zaman hiçbir şeye bundan fazla sevinemez herhalde. Sevinçten ve kitabın kapağını sağlam olan sol elimle okşayıp durmaktan üç gün başlayamadım okumaya. Sonra hep okudum, hayatım boyunca düzenli olarak yaptığım tek şey okumak oldu. Belki de o kitaptan aldığım lezzeti ve onu okurken yaşadığım mutluluğu aradım okuduğum her yeni kitapta. Bulamadım.. Ben hiçbir kitabı o kitap kadar, o kitap gibi okumadım..

10 Ağustos 2012 Cuma

Tesirsiz Parçalar 141..

141.

Biliyor musun Gölge, hala kızgın bana.

 "Neden kızgın olsun?"

Olanlar için herhalde. Bana korkak dedi. Beş para etmeyen ödleğin teki olduğumu söyledi ve gitti?

"Değil miydin peki?"

Değildim. Ya da öyle sanıyordum. Şu an hiçbir şeyden emin değilim.

 "Hem sen o gitti dememiş miydin, neden seni suçlasın ki? Gidenler üzüntülerini sunar, kalanlar da teessüflerini. Kızmak kalanın hakkı, bir tür teselli ikramiyesi gibi yani."

Ne hakkı hukuku allah aşkına. Hem gitti, hem de kızdı işte. Kızarak gitti. Giderken kızdı. Kızdığı için gitti. Hatta gittiği için kızmış bile olabilir.

"Saçmalama!"

 Belki de hiçbir şey yapamadığım için kızdı bana. Gitmesine izin verdiğim için kızdı belki. Ama nasıl yapabilirdim, her şey o kadar zamasızdı ki. Anlatamadım derdimi, o da korkak olduğumu zannetti ve gitti.

"Haklıymış"

Haklıydı evet, ben haksızdım haklısın. O haklı, sen de haklısın, her şeyde olduğu gibi bunda da bir tek ben haksızım.

"Düzeltemez misin peki?"

İroni diye bir şey duymadın mı sen hiç?

"Düzeltemez misin dedim sen beni duymadın mı asıl?"

 Bilmiyorum Gölge, hiçbir şey bilmiyorum.

"Olan olmuş artık bari bu kez akıllı ol, korkaklık etme"

Yapma şunu, bari sen  korkak deme bana.

"Değil misin?"

Evet galiba korkağım. Galiba.. Tamam galiba falan değil,  korkuyorum Gölge, korkuyorum. Ondan korkuyorum, kendimden korkuyorum, senden bile  korkuyorum. En çok da olamayacaklardan korkuyorum, olacaklardan değil. Güzel şeyler olsun istiyorum, çok güzel şeyler. Ama her işte olduğu gibi elime yüzüme bulaştırmaktan korkuyorum. Kendimi anlatamamaktan korkuyorum, keşke düşünce hızıyla konuşabilsem. Düşündüklerimi bir bilebilse o zaman hak verecek bana ama düşündüklerimi anlatamamaktan korkuyorum. Yardım et bana Gölge, çok korkuyorum..

Manyağız Biz..



Aşağıdaki metin bir Şubat akşamında paylaşılan bir ‘facebook durum gönderisinin’ ardından gönderinin sahibi ve aşağıda adı geçen takipçilerin içine şeytan kaçması sonucu birbirini takip ederek yazılmıştır. Edebi bir amaç (en azından burada paylaşıldığı esnada) gütmemektedir. Bu metni okuduğunuz şekliyle hazırlayan -haymatlos, diğer iki yazara bir jest ve sürpriz yapmak amacı taşıdığı için izin almaksızın hareket etmiştir. Her ne kadar kaynak bildirmeye özen gösterildiyse de diğer iki yazarın herhangi bir rahatsızlığı veya bir şikayeti durumunda gönderi silinecektir.

I.

“Beş yaşındaydım henüz ve kelimenin tam anlamıyla ne olduğunu o zamanlar kavrayamayacağım varoluşsal bir ikilemin ortasına düşmüştüm. Sınıfta kimseyle konuşmuyor, kirden birkaç kere mutasyona uğramış sıraya kafamı gömüp öğlene kadar son zilin çalacağı anı bekliyor eve gider gitmez de bulabildiğim herhangi bir kuytuya çekilip ertesi günün gelmesini bekliyordum. Bütün hayatım yapmak istemediğim şeyleri yapma zamanımın gelmesini beklemekle geçecekti sanki. Nefret etmek kelimesinin tam karşılığı o an benim hissettiklerimdi. Okuldan nefret ediyordum. Ucube öğretmenlerinden, arkadaş denilen tek hücrelilerinden, kirden canlı organizmalara dönüşmüş sıralarından, beton yığını bahçesinden,iğrenç griliğinden, küflenmiş duvarlarından, keskin amonyak kokan tuvaletlerinden.. Hasta olup okula gitmediğim zamanlar mutluluktan delirecek gibi oluyordum. Bütün gün yatakta yatıp hiçbir şey yapmamadan sonsuza kadar mutlu mesut yaşayabilirdim. Zaten çelimsiz olan vücudum iyice zayıf düşmeye, benzim hızla sararmaya başlamıştı. Evdekiler bile fark etmişti artık, ortada geçici bir uyum sorunundan daha ciddi şeyler vardı. Aslında durum öyle ümitsizdi ki ancak bir mucize işleri yoluna koyabilirdi..”

-Ali Lidar, 3 Şubat 21:13 / https://www.facebook.com/alilidar

II.

“Yapmaya çalıştığım her iş önünde ya da sonunda elime patlıyordu, en iyi becerebildiğim şey yemek, içmek, uyumak ve uyanmak ve uyanır uyanmaz sigara yakmaktı. Arada sırada çalan müziğe akıl sır erdiremiyordum. Optik oyunlarla da işim olmazdı, bakkala gitmekle de içimdeki sıkıntı gitmeyince, raftan güzel bir kaset seçtim ve teybe taktım, çal dedim. Kaydın başladığı bölümüne gelinceye kadar bandın, suskunluk, sessizlik, can sıkıntısı, kasetçaların motoruyla döndürülen kasnaklara baktım, gözüm daldı. Ta ki, çalmaya başlayana kadar. Ben, ne kadar ünlüyüm diye düşündüm…”

-Muhittin Aykut Duru, 3 Şubat 21:18 / https://www.facebook.com/muhittinaykutduru

III.

“Babamın boş zippo benzini kutusu elime geçti sonra. Kendime ilkel bir telsiz yapıp uzaylılarla temas kurmanın yollarını aramaya başladım. Epeyce oyaladı bu manyaklık ben. Az kalmıştı yakında uzaylılara sesimi duyuracak, küçük bir gemi göndermelerini ve etrafımdaki geri zekalılardan beni kurtarmalarını isteyecektim. Neredeyse sonuç alacaktım ki bir gün okuldan eve geldiğimde telsizimin yerinde olmadığını gördüm. Anneme seğirttim hemen ve bağırmaya başladım. Anee, telsizim nerede? Canım annem teneke kutularla oynamama çok üzülüyormuş. Pazardan iğrenç mavisi plastik bir telefon almış telsizimi de çöpe atmış. Omuz silktim, istemiyorum dedim, Yasin oynasın telefonla. Anne baba kafası işte bir yere kadar çalışıyor. Kablosu olmayan bir telefonu kullanarak uzaylılarla nasıl iletişim kurabilirdim ki? O zamanlar cep telefonu icat edilmemişti henüz. Ben de kaderime razı olup mahallede kedi kovalamaya karar verdim..”

-Ali Lidar, 3 Şubat 21:30

IV.

Kendilerini kovalarken yere düşüp dizlerimi parçaladığım kediler büyük bir şefkatle kanayan yerlerimi yalama alışkanlığı kazanınca artık uzaylıların beni irtibat kurmak için yeterli gördükleri kanaatine vardım. Gel gelelim uzaylılarla iletişmek eskisi kadar cazip degildi. Akacak iki damla kanım vardı ve tüm telaşımın sebebi olan bu iki damla sayesinde tüm halkı, ordusu, vergi mükellefleri ve yönetmeye meyyal herkesin görmeyi cok istediği unsurları sadece kedilerden mürekkep bir imparatorluk kurabilirdim. Bunu yaparken, “sokak köpekleri kaldırımlara sıçtığı sürece yaşamaya değer bir hayat umudu her zaman vardır” gibi aforizmalarla duvarlara dadanan rejim karşıtı asiler edinir ve umursamazdım onları. İmparatorum olm boru mu?

-Haymatlos, 3 Şubat 23:57

V.

“Diye düşünüp kendi kendime hayaller kurarken zaman geçti tabi.. Sonra iktidarlarının tehlikeye düştüğünü gören yöneticiler Cıa’nın da desteğini alarak Satanizm denilen bir tarikat kurdular. Satanistler arkalarındaki derin devletin de gazıyla sokaklarda kedi avına çıkmaya başladılar. Dostlarımın patileri ve ve kendi tırnaklarımla sıfırdan inşa ettiğim imparatorluk avuçlarımdan kayıyordu. Biraz daha devam etseydim kedi ırkı sonsuza dek yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yapacak bir şey kalmamıştı. Çaresiz kedilerle kurduğum hayalleri silerek sokaklarda kız kovalamaya başladım..”

-Ali Lidar, 4 Şubat 00:30

VI.

İlk zamanlar acemilikten kaynaklı sıkıntılar yaşamadım değil ama sonra biraz toparladım. Kızlarla yapılan kovalamacada onları yakalayamamak ve onları ulaşılamayan ve ulaşılamayasıca bir yerde kristalize etmenin nasıl da rasyonel olduğunu anlamak için kovaladığımı yakalamamı ve hatta bir müddet sonra onların kovaladığı varyasyonlara izin vermemi gerektiren ironi doğal olarak bana hayatımın en sürreel evresini deneyimletti. Bu süreçte gördüm ki ‘kız’ isimli fenomen/olgu/mefhum (bunların üçü aynı şeydir fakat bir kız bunları şeksiz gümansız bir inançla peşpeşe kullanabilir) evet kız denen dalga geçmişte bıraktığım bir hesaplaşma imiş. Evet canlar, aslında hala başladığım yerdeymişim: Uzaylılar benimle iletişmek çabalarından vazgeçmemişler ve ben imparatorluğumda bir miktar kaçak çay ve bolca mırıltıdan meşruiyet alan bir saltanat sürerken onlar adına ‘kız’ dedikleri bir lisan icat etmişler. Tüm kriptolojisini düzenledikleri, etimolojik, semantik ve sintaks ayarlarını verdikleri laboratuvarlar cok yakınımızda, Venüsteymiş üstelik. Değişik bir dildi bu ‘kız’. Bir kere “anlatımın akışını bozan cümleyi bulun” tarzı sorulara malzeme olabilecek kadar seri konu geçişleri oluyordu ve bu cümleler arasında bağlaç olarak soru cümlelerini kullanıyorlardı. İlginçtir ki bu özelliklerini android işlemcili cihazlara nispet edercesine her lisana uyarlayabiliyorlardı. Uzaylı yapıyo işte kardeşim. Bence uzaylılarla Japonlar bi kapışmalı yani. Neyse, bide bu kız dediğimiz dil bildigin ete kemiğe bürünmüştü tırstım ilk başta zaten. Sonra bu kızların trip diye bi lehçesi var ki ne siz sorun ne ben anlatayım. Tek diyebileceğim Al Bundy reyizin tavsiyesine uymak gerek: “ömrünün önemli bir kısmında her ay 1 hafta boyunca kan kaybeden ama yine de ölmeyen bi yaratıktan korkmalısın evlat” demişti üstad. Bir ara düşünmedim değil: lan yoksa küçükken o zippo tenekesiyle kafa oldum da ondan mı oluyo bunlar diye. Hatta belki ben şu an hala evin bi odasında yanımda zippo tenekesi ve suratımda anlamsız bir ifade eşliğinde halüsinasyonda olabilirim.

Bu tanımlanamayan ve kafayı sıyırma sebebi deneyimlerden sonra dönüp uzaylılara dedim ki: dilinizi anlıyorum ama konuşamıyorum.

-Haymatlos, 4 Şubat 02:07

Şubat 2012

9 Ağustos 2012 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 138-140..

138.
Kim? Kahramanım kim diye soruyorum kendime. Öyle ya herkesin bir kahramanı vardır illa ki, benim kahramanım kim? Pat diye cevap vermek zor buna, üzerinde biraz düşünmek lazım.. Galiba kahramandan ziyade kahramanlarım var benim. Başta babam.. Benim en büyük kahramanım. Hemen sonra da Selim Işık.. Tutunamayanların prensi. Gerçi genelde kahramanlar önemli işler başaran mühim insanlardan seçilirler. Benim kahramanımsa yaşamak dahil hiçbir işi sonuna kadar götürememiş, kendisine anlayışlı bakışlarla yaklaşıp tuhaf bakışlarla ayrılan insanların arkasından nasıl davranılacağını hiç bilememiş, dünyanın en kırılgan, en naif ve en yalnız insanı. Ölümü bile üzmüyor. Tuhaf bir gülümseme yayılıyor suratıma, kitabı her yüz bilmem kaçıncı okuyuşumda.. Üçüncü kahramanım Holden Caulfield.. En kral arkadaşım. Salinger'in tek romanının yeni yetme kahramanı. Selim en büyük kahramanımdır evet ama Holden kadar yakın hissetmiyorum onu kendime. Bir tür aziz çünkü Selim, bizden biri değil. Bambaşka bir dünyanın adamı.. Holden'da ise kendimi görüyorum biraz. Masumiyetin kayboluşunu yaşayan ve hazmedemediği için kısa hayatına akıl hastanesinde devam etmek zorunda kalan bir tür geçmiş zaman tutunamayanı.. Başka diyorum, başka.. Oblomov geliyor aklıma, Raskolnikov, G.Samsa, Zebercet.. Ve hepsinin ortak noktası. İnsanlara güvenerek yola çıkmışlar ve insanlar onların güvenini sürdürecek hiçbir şey yapmamış. Ve o kadar naifler ki onlar, bu durumla mücadele etmeye bile çalışmamışlar. Kabullenip bu hali, kendi kabuklarına çekilmek, kendilerinden eşya, zaman ve başka hiçbir şey haberdar olmadan bir köşede kayboluvermek olmuş yaşamdan tek beklentileri. İnsanlar buna da izin vermemişler ve onlar buna bile karşı çıkamamışlar.. Onlardan geriye kocaman hayal kırıklıkları kalmış o kadar..

139.
Arthur Nersesian'ı bilenler bilir. Fuck Up, üzerine sayfalar dolusu şeyler yazılabilecek muazzam bir kitaptır. Ama şu an Arthur'u övmek yerine kitaptan minicik bir parçayı tekrarlamak istiyorum sadece..
"-Mazoşist misin?
-Hayır.
-Her gördüğümde seni yaralanmış görüyorum.
-Kader sadist."

140.
Var mıdır hesaplayacak denklem iç acılarımızın toplamını?



30 Temmuz 2012 Pazartesi

Münasebetsiz Şiir..

ışığın kırıldığı yerde göz yaşının ne hükmü var
nasıl da dönüyor gün farkımızda bile değil
bu karıncalar bu otlar hepsinin var bildiği
ben küçüğüm dünya büyük aklım bir türlü ermiyor
şu saatte kim bilir kaç japon işe gidiyor
kaç nepal'li tapınakta kaç çad'lı aç kim bilir
yalnızken bile kocamanken burası işte bu dünya
ve herkes bir dünyayken.. off kaç milyar dünya var
ağaçlar var sonra kuşlar hamam böcekleri falan
herkesin işi gücü var herkes kendisiyle meşgul
yalnız ben mi azadeyim her türlü meşguliyetten
aslında bir bok bilmezken artistliğin ne alemi var?

15 Temmuz 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 137..

137.

Bu kez ben haksız değilim bu kez sen beni dinle
sana hak verip durmaktan onurumu sakatladım
çizik vidaymışım meğer sen yıldız tornavida
ne sağa dönebildim ne sola
hırpalandığımla kaldım
söyleyecek laf çok sende şöyle kafanı çevirip
yanlışlıkla baktığın kuşları bile ağlatırsın
bakma bana konuşma da kal öyle kıpırtısız
cehennemin dibinde metal şezlong kiraladım
ben gidiyorum artık kalanlara anlatırsın..

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 136..

136.

Öfkeliyim Gölge. Biraz daha somut bir şey olsan seni bile çiğneyip geçecek kadar öfkeliyim. Keyfin yerinde tabi, senin bir bedenin yok. Bense hem gövdemle hem de seninle uğraşmak durumundayım. Ve onlarla.. Onlar; birbirleriyle oyuncak gibi oynayıp sıkılınca bir kenara fırlatanlar, gecekondularından en afili kıyafetleriyle fırlayıp iliştikleri bar taburesinde kızların memelerine bakıp birayla birlikte ağızlarının sularını içenler ve memelerini her türlü bakılmama ihtimalini dışarıda bırakacak kadar arsızca sokağa salanlar, kapı önü değnekçileri, çiçek satan şoparlar, bir bok satmayıp para dilenen çocuklar, sevdiklerine açılamayanlar, masaya kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, tepeden tırnağa tere bulanmışken etrafa sahte gülücükler fırlatan garson kızlar, kafaları güzelleştikçe vahşi batının hızlı kovboyları edasıyla cep telefonlarına saldırıp zavallı mesajlar yazan egosu çürümüş mahluklar, ucuz hayaller, iğrenç pazarlıklar ve kalabalık ve gürültü ve duman ve et ve ter ve korku.. Korkuyorlar aslında Gölge, hepsi birer korkak. Yalnızlıktan korkuyorlar, unutulmaktan
Fark edilememek korkusu ödlerini koparıyor. En aşağılık ilgi bile yok sayılmaktan daha iyi geliyor onlara. Çünkü biliyorlar ki gerçekten yalnız kaldıklarında kendileriyle hesaplaşmaya başlayacaklar ve hiçbiri bunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü değil. Ve ben Gölge bunları gördükçe deliye dönüyorum. Avaz avaz bağırmak istiyorum, siktirin gidin bir ağaç kovuğu bulun kendinize bir mağara bir oda bir her neyse işte gidin kapatın kendinizi.. Ama yapamıyorum. Kimselere bir şey söyleyemiyorum. Sonra da işte böyle kendime sarıyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor Gölge. Kalabalıkların arasında sabun köpüğü gibi dağılıp bu saçma sapan kompozisyonun bir parçası oluverecekmişim gibi geliyor, korkuyorum. Dağılıyorum aslında Gölge, kendi kendime, yavaş yavaş, öfke içinde küçülüp dağılıyorum..

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Hayatın Provası Olmaz!

Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim..

10 Temmuz 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 135..

135.

"Hayatın provası olmaz" demişti bir gün, yerini ve gününü hatırlayamadığım, zamanın ve mekanın birinde . Yıllar sonra, belki de o ana dair başka her şey aklımdan çıkmışken birden bire aklıma geliverdi o üç enteresan kelime. "Hayatın provası olmaz.." Üzerinde hiç durmamıştım o zaman. Sahi ne demek istemişti? Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz diyen Herakleitos gibi hayatın sürekli akıp giden bir diyalektiği olduğundan mı bahsetmek istemişti acaba? Şimdi burada olsa da açıklasa keşke. "Hayatın provası olmaz." Sahi, ölüm prova edilebilir mi?

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Hastalıklı Şiir..

Eğilip sen herhangi bir şeyin üzerine
soluk bir papatya olur yahut kirli bir mendilci çocuk
ışık hızıyla hepsini birden kıskanabilirim
uyu sen sadece başka hiçbir şey yapma
çünkü yapacağın en iyi niyetli şeylerde bile
kendimle ilgili kötü sonuçlar çıkarabilirim..

Aşk tanımsız bir obsesyon nedeni yaşanamayanlar
hastalık bu biliyorum o kadar salak değilim
hastalık bu yavaş yavaş ortaya çıkmasında
şarkıların, çiçeklerin ve saçlarının eşit payı var
hadi sen uyu sevgilim uyumadığın zamanlar
başkalarını düşündüğün gibi tuhaf düşüncelerim var..

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 134..

134.
Ama bu böyle olmayacak anlatmalıyım artık birilerine bir yerlere bir şeylere senden bahsetmeliyim şiştim içimde tutmaktan korkunç bir yanlışlıkla sürmekte olan bu saçma sapanlıktan birilerinin haberi olmalı yalnızlığın bu kadarına alışık değilim ben anlamasalar da dinlemeliler beni birileri ya da bir şeyler yahut bir yerler durumdan haberdar olmalı durumumdan durumumuzdan durum mu ne durum işte iyi değilim ben kafam seninle dolu içtiğim biranın köpüğünde seni görüyorum miyavlayan süslü bar kedisi -ki hiç sevmem ben kedi- adınla miyavlıyor gibi durup dururken ağzımdan adın kaçıp duruyor sonra ben bundan kaçar gibi oluyorum başka şeyler düşünür gibi oluyorum sonra başka şeylerle oyalanır gibi oluyorum tanımadığım çirkin insanların düğünlerine uzaktan bakıp tenis maçlarını izleyip yaşlılara yer verip sempati yaratabileyim diye günün en kalabalık saatlerinde belediye otobüslerine binip Kütahya'ya falan gidip mesela günübirlik durumun vehametinden zavallı aklımı korumaya çalışıyorum ama rüyalarımı nasıl yapalım onları koruyamıyorum senden benden durumdan olmayacak şeyler oluyor rüyalarımda ben hepsini gerçek sanıyorum ben sen ne söylesen hepsini gerçek sandım zaten yıllardır kötü olan hiçbir şeyi yakıştıramadım sana bütün kötülükleri kendimden bildim bütün yalanları ben söyledim bütün pis bendim hep sen yıldız gibiydin orada ışığı var kendisi yok soyut bir şey oldun git gide gittin sonra unuttum sandım ben de meğer gözlerimi kapatmışım açtım sonra fark etmeden baktım orada duruyormuş aslında ışığın bilemedim ne yapacağımı nasıl yaşarım şimdi bu ışıkla bilmiyorum ki anlatmalıyım durmaksızın anlatmazsam çıldıracağım sanki ama biliyorum yok kimselerin zamanı durup ince şeyleri anlamaya..

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Tesirsiz Parçalar 133..

133.
‎...
kal sen gittiğin yerde geri dönmek dediğin
unutulan bir ağrıyı hatırlatmak gibidir
hadi tekrar git usulca tenin tenime değmesin
her şey değişmiş bak işte her şey değişmiş her şey
değişmemiş bir tek şey, sen güzelsin ben çirkin..

3 Temmuz 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 132.

132.
Hayat akıp giderken ve olanlar tam da olması gerektiği gibi olurken, başka bir şey olur birden. Bir şey olur ve sen devamında çok daha kötü şeyler olacağını bilirsin. Bir şey olur, karşı koyamazsın. Gücün yetmediği için değil, karşı koymak istemediğin için. Onurun, iraden, öfken, aklın sabun köpüğü gibi akıp gider. Bir şey olur ve o şey daha sonra olacak bütün boklukların başlangıcıdır. Anlarsın ama hiçbir şey yapamazsın. Sonrasını umursamazsın çünkü, gerisi önemli değildir. Artık o şey olmuş ve olacak başka her şeyden değerlidir. Zaman durmuştur sanki o şey olduğu an. Belki de bütün dünyayı karşına alacağını bilirsin ama zerre kadar umursamazsın. Sonra.. Yoktur işte sonrası. Sonrasını düşünmemek gerekir. Sonra düşünmemek gerekir o şey üzerine. Düşünmemelisin. Olası her türlü düşünce sana karşıdır çünkü.
Bazen bir şey olur, tek bir şey olur bazen ve sen geçmişini ve geleceğini, kaderini o şeyin peşine takıp savrulmaya başlarsın kaderinin o güne kadar sana kendini belli etmeyen kasırgasında..

30 Haziran 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 131..

131.
Ben neysem oydum dünya anlamadı beni o anlamadı kimse anlamadı "kiminle konuşuyorsun ali? kendimle konuşuyorum ali" dedim dedim herkesin uyuduğu benim uyumadığım saatlerde sonra bir şeyler oldu olmadı aslında bir şey olsun istedim ben ben hep istedim ne olacaksa o oldu istediğim gibi olmadı hiçbir şey edeyim dedim edemedim baş yenildim ettim kabul son çare dedim kalktım sana geldim sen meşguldün çok işin vardı yetişeceğin yerler arkadaşların falan vardı bir dünya seni bekleyen benim bıraktığım yerden devam ettiklerin vardı benim asla yetişemeyeceğim ıslık çaldım ben çaresiz votka içtim falan sonra sen yoktun ne çok ben üzgündüm ne çok ne ne çok dedim yetmedi ne çok ne az lafmış votkayla anlaşılırmış o anladım geç oldu sonra yapamadım bir şey kalktım sonra geldim buraya ruhum şimdi yarım kalmış bir şiir..

29 Haziran 2012 Cuma

Sincan'dayken Tren Ve Aklımda Yalnız Sen Varken



Sincan'dayken ben bu akşam tren sürat giderken
aklıma takılan şeyler var ve yanımda kimse yok
yol kenarındaki çiçekler kimsenin umurunda değil
ya herkes çok yavşak ya tren çok hızlı
bulut var en tepede başka bir şey başka mavi
ben gördüm evet ben bir tek başka hiç kimse görmedi..

Sincan'daydı tren ve ben
-sana en yakın Allah'a en uzakken-
bir ses vardı içimde durmaksızın sakın! diyen
çiçekleri ve bulutları yok sayıp birden
insan ırkının en sakin haline büründüm
ağaçlar ve bira ve istanbul ve sen
yok gibiydiniz o an
tren hala Sincan'dayken
-yaşadıklarımızdan bağımsız
bir an yalnız seni düşündüm-

Yaşamak bir tür zan
-sayılmayınca yok olan-
Yıllarca yok olanı yaşam sanmışım ne saçma !
Saçma sapan bir yaşamın tam ortasındayım şimdi
gözlerin ne arıyor kuşetlerin arasında?

Olanlardan haberin olsa muhtemelen ağlarsın
çok ağladım ben son derece farkındayım aslında
farkındayım evet marifet nedensiz ağlamakta
sen ağlama ama ağlamak sana rüyamda bile yakışmaz
Tren yürür, ray yıpranır, ben tek seni düşünürüm
ben hep seni düşünürüm senin haberin bile olmaz..

18 Haziran 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 126-130..


126.
Hepsi geçecek Gölge. Geçecek elbet zaman ve bu zaman geçip o zaman geldiğinde seni kurtulması imkansız bir vicdan azabı gibi sürekli yanımda taşımak zorunda kalmayacağım. Geldiğinde o zaman; ağaçların çiçek açtığı mevsimi bir türlü yakalayamamam, insanların benden ne istediklerini hiçbir zaman anlayamamam ve gülünecek yerlerde gülüp ağlanacak yerlerde ağlayamamam mesele olmaktan çıkacak. Tedavülden kalkacağım Gölge. "Yavaş yavaş geçeceğim kalabalıkların arasından." Adına yaraşır bir -Gölgeler Alemi'ne- uğurlayıp seni, gölgelerin var olmak için insanlara ve insanların var olmak için gölgelere ihtiyaç duymadığı mutlak yalnızlığın ülkesinde krallığımı ilan edeceğim. Hepsi geçecek Gölge, geçecek. Geçtiğinde bu zaman ve geldiğinde o zaman ben artık sadece anılara tahammül edeceğim..

127.
Karanlığın güneş doğsa bile kaybolmadığı zamanlar olur. Böyle zamanlarda yakıtı bitmiş tır kadar heybetli bir üzüntüye keser her yer. Ve ben beklerim Gölge, sesimi bile çıkarmam. Neyi beklediğimi bilmem, nasıl bekleneceğini de.. Ama beklerim. Hiç gelmeyecek treni, asla doğmayacak çocuğu, nereden ve nasıl geleceğini kestiremeyeceğim ölümü. Sen de benimle birlikte beklersin Gölge, ne de olsa varlığın varlığıma bağlı. Bir de ışığa. Sahi Gölge, ışık olmadığında nereye kayboluyorsun? Benim aydınlıktan utandığım gibi sen de karanlıktan mı utanıyorsun yoksa? Ya da diğer gölgelerle buluşup durum değerlendirmesi mi yapıyorsunuz karanlık aralarda. İçimin karanlığını bilmiyorsun Gölge. Bilsen asla sokulmazsın yanıma. Hiçbir şeyim yokken gölgemden başka ve gölgemin varlığı da ışığa ve varlığıma bağlıysa ve içimin karanlığı dışımdaki ışığa galip gelirse, sen de gider misin Gölge?

128.
İnsanlarla problemim ne biliyor musun Gölge? Yoruyorlar beni, onların yanında hiçbir şey yapmasam bile çok yoruluyorum. Endişelerine ortak olmamı istiyorlar, mutluluklarını paylaşmamı, acılarını kendi acımmış gibi hissetmemi istiyorlar. Bunları yapabilirim aslında, çok bir şey yapmaya gerek yok, bir kaç jest ve mimikle her şeyi anlıyormuş gibi görünmem mümkün. Ama bitmiyor işte Gölge. Bir insanı bir kez anlar gibi yaptın mı sonu gelmiyor bunun. Dipsiz bir empati kuyusunun içine çekmeye çalışıyorlar sonra. Kimsenin kimseyi umursamadığı bir yer var mı Gölge? Benim gerçekten mutlu olabileceği tek yer orası galiba..

129.
Sıkılıyorum gölge. Aslında sıkılmak bile değil bu. Düzenli olarak hiçbir şey yapamıyorum. Sıkılmak dahil hiçbir şeyde istikrarlı olamıyorum. Belli bir ritme sahip olduğunu zannettiğim sıkıntım bile aptal bir günlük olayla dağılıp gidiyor. Sonra geri geliyor, sonra tekrar gidiyor, geliyor sonra tekrar... Yaşamakta dikiş tutturamıyorum mesela. Ölemiyorum da.. Her gün öldüğüm için belki de tek bir kez adam gibi ölmeyi beceremiyorum. Dünyaya meydan okuduğumu zannettiğim anlarda korku paçalarımdan akıyor mesela. Örneklere başvurmadan konuşamıyorum bile gölge, mesela demeden üç cümle kuramam peş peşe. Aslımı yitirdim galiba, varlığım hükümsüzdür.. 

130.
Onlar farklı Gölge.. Ya da biz farklıyız bilmiyorum. Onlar sırtlarında seyrek şeffaf açık sarı tüyleri, gittikleri yere göre üzerlerine geçirdikleri kıyafetleri ve avuç içlerinde minik ter havuzları yaratmalarına rağmen bir türlü bırakamadıkları sevgililerinin elleriyle bulundukları her yere sığarken, seninle ben kesik koltuk altı kılı gibi yersiz mekansız atılı duruyoruz saçma sapan köşelerde. Onlar neredelerse oraya aitmiş gibi davranıp hiçbir yerde yabancılık çekmeyecek kadar akıllılar. Bir de bize bak Gölge. Kendine bak! Zeka düzeyini sikeyim senin.. Kendine sığınak olarak seçtiğin bedenden belli zaten kafanın çalışmadığı. Defolup gitsen ya. Kendimle uğraşmayı bile beceremezken ben, bir de senin asalak, çürükçül, parazit, müphem varlığınla uğraşmasam ya. Siktirip gitsen ya be Gölge..

31 Mayıs 2012 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 124-125..

124.

Sebep olduğum yaraları iyileştirmeye gücüm yetmez
zorum kendi aklımla bedenime sığmıyor ruhum
ama istersen giderayak son bir kıyak yapabilirim
katolik devlet hastanesinde tanıdığım çok iyi bir zangoç var
sana bakar..


Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi
radikal fikirlerim vardı annemi ikna edemedim
annem tanısa seni kesin çok severdi
bana kalırsa seni bütün dünya çok sever
ben de seni çok severim ama şu an konu bu değil
gitmeliyim şimdilik kuşlara emanet ediyorum seni
işim var..



125.

Mutlu insanların mutlulukları birbirine benzer, mutsuz insanların mutsuzluğu ise kendine özgüdür. Sevinç neredeyse kollektif bir duygudur, mutsuzluk ise genelleştirilemeyecek kadar kişisel. Bu yüzden de insanlar mutlu olduklarında anlatacak yer ararken hüzünlerini ellerinden geldiği kadar saklamaya çalışırlar..

22 Mayıs 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 123..

123.
kutuplarda antilop terbiyecisi kadar yoğunum
mars'ta yaşam belirtisi ihtimali kadar mutlu
en büyük eğlencemdir altı yaşımdan beri
histerik gözlerimi devirip gökyüzüne
kayan yıldızların yerine yenilerini hayal ederim
ağzımda mentollü sakız dudağımda kısa parlament
aklımda sevmeye cesaret edemediklerim
tabiat şahidimdir sönen yıldızlar ve gökyüzü
gidecek yer bulabilsem bir an düşünmem giderim
sığınabileceğim bir yenilgi bile yok -ne yazık-
mağruriyetten mağdurum önüme gelene mağlup
insanlar şen şakrak nasıl da eğleniyorlar!
düğün konvoyları, aranjmanlar ve posterler
garson mojito getir biraz da kibrit tozu
düşsün artık yakamdan geçmişe ait gölgeler
bu gece yıldız nöbetimi aksattım senin yüzünden
kayan yıldızların yerine yenilerini kim diker?

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 122..


122.

ağır ağır karışırken
gündüzle gece birbirine
kavak ağacıyla selviyi
birbirinden ayıramayacak kadar
sarhoşken ben
seni hatırlar ve ürperirim
aklına bile gelmeyecek bir nedenden..

bütün ağaçlar gridir aslında bunun
kafası karışık olan herkes farkındadır
onikiikibinken sene nerede biter gündüz
nerede başlar gece ayırt edemeyenler var

-bir roman yazsam adını
tereddütsüz ayırtedemeyenler koyardım-

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Auster Okuyan Kadın..

Koku fıçısına batmış Auster okuyan kadın
aklında on beş bin kaygı ah biri de ben olsam
yalnız atlar ağlar bir tek bir de ben arkasından
rakı kadehine sıkıştı dilim tek bir söz bile edemem
babam olsa şimdi burda bir sürü şey söyleyebilir
babam, rakı, kaygı ve Auster okuyan kadın
hepsi bir araya gelse ancak hakkımdan gelir..

Yüzüme bile bakmıyor Auster okuyan kadın
ne çok beden var arada ve şakaklarımda aklar
o aklar ki müsebbibi depresif gözyaşlarım
gözyaşı deyip geçmeyin nerede aktığı mühim
gözyaşı, tek başına oturulan bar sandalyesinde
bahar kokulu çamaşır suyu etkisi yaratabilir..

Saatin içine düşecek Auster okuyan kadın
nereye yetişecek bilmem ha gitti ha gidecek
saçlarının dalgasının gölge yaptığı yerlere
sığınsam -mümkün mü bilmem?- bütün saatler durabilir..

Etrafa öfkeyle bakıyor Auster okuyan kadın
gözlerinin şimşeği Poseidon'u korkutur
ben söz konusu değilim farkıma bile varılmamış
rakı bitmiş buz erimiş ağırdan yol almak lazım
yoksa tekel bayileri yetişemeden kapanabilir..

Arzın Merkezine Yolculuk Yahut Bir Çift Naylon Çorap..


Başkalarının elleri hep gözlerimize takılan
başkalarının hayatlarında aklımız
başka kimse yokken yanımızda
hayat ısrarla sokarken bizi her fırsatta yerin dibine
ikimiz müşterek bir set yapıp naylondan
ve yıkılacağına aldırmadan her tehlikeye gülümseyip
geçtiğimiz günler geliyor aklıma acayip hüzünleniyorum..


Sonra bir tren kalkıyor sonra sen yok oluyorsun
aklımı kaybediyorum sonra bana bir şeyler oluyor
bakakalıyorum işte ardından sonranın ne önemi var
ben ağlıyorum sonra kondüktörler de ağlıyor..


İnsanlar geçiyor yanımdan yeryüzü insana kesiyor
bir ağrı kaburgamın altında ismini fısıldıyor
ben ki müptelasıyım anlatmadan anlaşılmanın
anlatmaya yeltendiğimde sesimi çocukluğum kesiyor..


Bir çift bulut olsak ya senle yahut bir tutam maydanoz
insanlar sebeplendikçe varlığımıza şükretse
bir türlü bir hayat yakıştıramadığımız ruhlarımız ve biz
biz ikimiz seninle yarım kalmış her ne varsa
ihtimal tamamlayabiliriz bir fırsatımız olsa keşke
imkanlar ve fırsatlar silikleşirken bir bir
bir sen kalıyorsun gövdenle bütün tüylerin dikilmiş
aklımı bırakıyorum sonra sonra olanlar oluyor..

1 Mayıs 2012 Salı

Bazı Kitaplar..

Bazı kitaplar etkisi hiç azalmayan huzursuzluk ve karamsarlığa neden olurlar. Vadettikleri temel duygu mutsuzluktur bazı kitapların. Bazı kitaplar ruhumuzu karartır ve çürümeyi hızlandırır. Yine de kayıtsız kalmamız mümkün değildir onlara. Gülümseyerek Kafka okuyamazsanız mesela. Herhangi bir T.Bernhard kitabının neden olacağı en temel his öfke ve pişmanlıktır. Palahniuk insan ırkının rezilliğini(Dövüş Kulübü, Tıkanma), Oğuz Atay 'öteki'nin acımasızlığını (Tehlikeli Oyunlar), Perec günlük hayatın basit ayrıntıları karşısında en donanımlımızın bile aslında ne kadar zavallı kaldığını (Yaşam Kullanma Kılavuzu), Grossman -iki kişi ya da yirmi milyon kişi, hiçbir fark yoktur onun için- birden fazla insan herhangi bir şey için mücadeleye giriştiğinde aslında hiç kimsenin kazanmış olamayacağını (Yaşam Ve Yazgı), Dostoyevski insanın kaybetmeye mahkum bir galip yahut kazanmaya mahkum bir mağlup olmasına neden olan 'kendisiyle kavga eden varlık' olma paradoksundan asla kurtulamayacağını (Suç Ve Ceza), Musil her durumda yalnız olduğumuzu (Niteliksiz Adam), Yusuf Atılgan er geç hepimizin delireceğini( Anayurt Oteli) hatta zaten deli doğduğumuzu (Aylak Adam) haykırarak anlatmaktadır bize.. Bazı kitaplar tehlikelidir, eğer bunlardan birine bulaşmamışsanız bugüne kadar ve bir şekilde elinize geçmişse kapağını açmadan önce bir kere daha düşünmeniz gerekir..

21 Nisan 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 121..

121.

Aldırma aldırmadığıma, ağladıklarıma say
Say ki olmamıştık hiç olup bitenler hep yalan
Su akar, yaprak çürür ve biz hep yalan söyleriz
Bir kaç yalan birleşirse ancak bir doğrunun hakkından gelir..

8 Nisan 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 118-120..

118.
Kalktı. Kalkmasa da olurdu. Yatağından yirmi gün bile çıkmasa ailesinden başka kimse fark etmezdi. Başka kimse için fark etmezdi. Yokluğuyla herhangi bir fark yaratamayacak kadar şeffaftı sanki. Kitaplığına doğru yürüdü. Yabancı'ya uzandı eli, sonra Dönüşüm'e. Gülümseyerek vazgeçti. Tekrar yattı. Yatmasa da olurdu. Yatağına yirmi gün bile uğramasa ailesi dahil kimse fark etmezdi. Farkındaydı olup biten her şeyin. Gülümsemekten vazgeçti. Geçti..


119.
Önyargılarınıza sahip çıkın. Bir önyargının tamamen yerleşebilmesi için bazen yıllarca beklemeniz gerekebilir. Lüzumsuz empati çabalarına girip, saçma sapan kişisel gelişim kitaplarından araklama anlayış, sevgi, pozitif bakış vs. zırvalarına kanarak güzelim önyargılarınızı harcamayın.. Önyargı tedbir demektir, sıkı sıkı sarıldığınız önyargılarınızın sizi lüzumsuz insanlarla haşır neşir olma derdinden kurtarabileceğini unutmayın..


120.
Çıldırmış sıcak yüzünden erimek üzere olan bir asfalta yapışıp kalan sakız eriyiği gibi hissedersin bazen kendini. Babasının sünnet düğününe katılmak zorunda kalan ergen çaresizliğiyle boş boş bakarsın sağa sola. İmkanlar etrafında fır döner aslında ama sen kıçını bile kaldırmaya üşenirsin. Böyle anlarda zaman geçmez, anlar ve anlar vardır ve anların arasında anlamsız boşluklar.. Anlatmak istersin, kimseler anlamaz..

4 Nisan 2012 Çarşamba

Tesirsiz Parçalar 117..

117.
Sigarayı doğduğumdan beri fark edip (babam sağ olsun) orta okulda içime çekmeden içer gibi yapıp, lisede ciddi ciddi içmeye lise sonunda da paket taşımaya başladım. Kaba bir hesapla yirmi yıldır düzenli olarak yaptığım tek şeyin sigara içmek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başka hiçbir şeyde sigara içtiğim kadar istikrarlı olamadım. Yirmi yıldır neredeyse her sabah güne sigarayla başladım. Evden sokağa her adım atışımda mütemadiyen iliştirdim kendisini iki dudağımın arasına. Hayatımın büyük kısmı bocalamalarla ne yapacağımı bilememelerle geçti benim. Bocalamadığım ve şaşmaz bir kararlılıkla yerine getirdiğim tek ritülelim oldu benim sigara içmek. Anahtarımı, cüzdanımı, kimliğimi hatta zaman zaman kendimi bile yanıma almadan sokağa çıkmalarım olmuştur sıklıkla. Ama sigarasız, asla.. Olsa olsa paket bitmiştir ve bakkala sigara almaya gidiyorumdur. Canım sıkkınken, mutluyken, hiçbir şeyken.. Her türlü ruh halime eşlik eden tek varlık sigara oldu. Yavaş yavaş öldürüyor olması dışında da hiçbir zararını görmedim.. Kendi kendime ilan ettiğim 4 Nisan Dünya Sigara günümü kutlayıp keyifle bir sigara yakmanın haklı gururunu yaşıyorum canım insanlar...

3 Nisan 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 116..

116.

Bahar gelmiş bak gülesim geliyor durmadan
çiçekler açmış falan hepsine gülesim geliyor
çınarın altında kadın oturmuş kanaviçe işliyor
kanaviçe ne bilmiyorum soruyorum kadın söylüyor
kanaviçe ne güzel kelime cümle içinde kullanmalıyım

-tabutumun örtüsüne kanaviçe işler misin?

26 Mart 2012 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 115..

115.

Mangaldaki köze gömülüp çıkartılan patlıcan bir poşete koyulup hava almayacak şekilde iki dakika kadar bekletilirse kolayca soyulur. Binboa Satsuma ılık Red Bull'la içildiğinde bir halta yaramaz. Krematoryumların tabanları fayanslarla döşeliymiş temiz görünsünler diye. Nabokov ve Soljenstin ve Grossman ve Pasternak'ın ortak noktaları nedir bilir misiniz? Bilmiyor musunuz? Ben biliyorum. Başka.. Başka bir sürü şey daha biliyorum. Hayatımı bilinebilecek her şeyi bilmeye adadım ben. Olur da günün birinde birileri bana bir şey sorar ben de pat diye cevap verir böylece bir işe yaramış olurum umuduyla ilaç prospektüslerine,nizamiye talimatnamelerine, buruşturulup fırlatılmış gazete kağıtlarına, ev aletleri kullanma kılavuzlarına, solaryum broşürlerine, el ilanlarına, duvar yazılarına, romanlara, ansiklopedilere, biyografilere, masal kitaplarına, gezi kitaplarına, yemek kitaplarına iştahla saldırdım.. Amazonlardaki bitki örtüsünden ve 17. yy. saray mutfağından ve Gütenberg'in bastığı ilk on kitaptan ve Rugby'nin kaç kişiyle oynandığından haberdarım. Kısıtlı malzemeyle nasıl bomba yapılır, çivi ne zamandan beri kullanılmaya başlamıştır, Buckhingam sarayının kaç odası vardır sorun hemen cevap verebilirim. Evet evet her boku bilen adam diye bir şey varsa işte o benim.. Ama tüm bunlarla uğraşırken bir şeye zaman bulamadım. İnsanlarla nasıl anlaşılır, insanlar birbirlerini nasıl idare edebilirler bir türlü öğrenemedim. Bildiklerim beni potansiyel bir bilgi yarışması telefon jokeri haline getirdi. Oysa ben bilinmeyen sorularda akla gelen adam olmak yerine okeye dördüncü olarak çağrılan adam olmayı ya da rakı masasına muhabbet için çağrılmayı isterdim. İnsanları çok ihmal ettim. Neyse ya şımarmayın sevgili insanlar olan olmuş bundan sonra hibir şey değişmez elbette. Bunu sonuna kadar okuduysanız eğer süratle unutun, çünkü yarın bana bu yazdıklarımdan bahsedip yaklaşmaya çalışan olursa aranızda sopayla kovalayabilirim. Şimdi sessizce dağılın..

22 Mart 2012 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 114..

114.
Çok şey gördüm çok duydum çok okudum çok yeter
ağrıyan yerlerime iyi gelmez hiçbiri
gel sen sigaranı diz kapağımda söndür
serp külünü kuytuma grilere bulanayım
ruhum kraliçesi pavyona düşmüş arı kovanı
aklını kaybetmiş arıyı söyle kim sakinleştirebilir?
gel sen bana semaverde papatya çayı demle
papatyalar sadece yemek için değildir
bir demlik papatya çayı çok şeyi halledebilir.
Kalbi kırık adamlarla belediye ilgilensin
düşsün zabıtalar peşine kötü yazılmış şiirlerin
gel sen bize yanına bir tomar papirüs al
kötü yaşanmış hayatlar itinayla temize çekilir..

16 Mart 2012 Cuma

Tesirsiz Parçalar 113..

113.

Jean Baudrillard modern zamanlarda sahte ile gerçeğin yer değiştirdiğini ve 'eksinin eksisi artıdır' diyen evrensel mantık ilkesinden yola çıkan simülakratörler tarafından oluşturulan sahtenin sahtesi gerçektir zannının doğduğumuz andan itibaren beynimize onluk çiviyle çakıldığını söyledi her fırsatta. Baudrillard'dan 2500 yıl önce yaşayan Platon da çok daha anlaşılır bir ifadeyle yaşadığımız dünyanın kötü bir 'idea' taklidi olduğunu, gerçek zannettiğimiz şeyin duyularımızla algılayamayacağımız 'asıl gerçekliğin' kusurlu bir kopyasından başka bir şey olamayacağını anlattı öğrencilerine. Ondan önce yaşamış olan Septik-Sofist Georgias ise ilk ve son noktayı en baştan koymuştu aslında. 'Hiçbir şey yoktur, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de aktaramazdık!'
Baudrillard'ı, Platon'u ve Georgias'ı hayatı boyunca hiç duymamış, tesadüfen tanıştığım ayyaş bir park filozofu şuna benzer bir laf etti geçenlerde. Çektiğimiz hiçbir sıkıntı gerçek değil! İnsan ruhunun acıyla kurduğu ilişkinin sebebi de sonucu da aynı aslında. Kendisi.. Kendisi ve hasta beyninin yol açtığı mesnetsiz abartılar.. Otu boku abartan birer manyak mıyız, aslında haklı olan sadece Nihilistler mi bilemem. Belki de gerçekten bildiğim tek bir şey var, hiçbir şey bilmediğim..

9 Mart 2012 Cuma

Eflatun At Olabilir..

Kapatsan gözlerini uzansan kanepeye
kapatmasan da olur tabi merak etme problem yapmam
bu akşam senin için bir sürü fedakarlık yapabilirim
şimdi istesen benden son sigaramı bile veririm
şimdi mesela ikimiz son sürat giden bir trene
yetişemesek bile binmeye niyet edebiliriz
ameller niyetlere göreyse varsa harbiden öyle bir şey
niyet etsem sıkı sıkı uyurkenden uyanıncaya
uyandığımda belki seni yanı başımda görebilirim..

Bir ikimiz kalsak şimdi terimizi silmeye
bir üşensek bir üşensek kalsak öyle sırılsıklam
uyuyakalsak öylece birlikte aynı yere
sabitlemişken gözlerimizi aynı anda uykuya dalsak
eflatun bir at görsek rüyamızda aynı anda
eflatun at olmaz deme deneyelim bak olabilir
yeter ki uyuyabilelim çünkü beraber uyumak
her türlü ön yargının üstesinden gelebilir..

3 Mart 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 112..

112.
Boşalmış sigara paketini ters yüz edip masada
rengini unutmuş kalemi kırılasıya bastırarak
içinde laleler geçen boktan püsürden satırlara
içinden intiharlar geçen satırlarla saldırdım
aramızdaki mesafe ışık yılı bile değilken
ne ben gelebildim yanına
ne seni yanıma aldırdım..

Eli saçında kadınlar mütemadiyen geçerken
eli böğründe adamlar bakarken arkalarından
hayalleri ve salyaları dağıldıkça dört bir yana
gitmeler ve bakmalar köşe başlarında kesişir
biz ikimiz üstesinden gelemeyiz bunların
biz üstesinden gelemeyiz belki bir tren gelir..

Belki bir tren gelir uzaktan içinden kimse inmez
beklediğimiz hiç kimse yok anneme de söyledim
olsun dedi o da içi boş bile olsa
trenler var oldukça bir umut var demektir..

28 Şubat 2012 Salı

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Yapacak daha iyi bir şey aklıma gelmediği için..

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Yazamadığım için..

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Ne yapayım? Aptallıklarınızın bir parçası mı olayım? Bana böyle bir soru soran biriyle bir kaç saat konuşmak zorunda kalmaktansa ömrüm boyunca kitaplara gömülmeyi tercih ediyorum..

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- İnsan sevmiyorum ben. Gerçek insanları sevmiyorum. Fazla sıkıcılar. O yüzden kitaplarda bulduğum ve gerçek olmadıklarını bildiğim insanlar ruhumu dinlendiriyor..

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- "Sorma neden niçin, her şey yalnızlıktan.."

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Küçüklüğümden beri böylesine şaşkın sorularla karşılaştığımda ne cevap vereceğimi bilemediğim için..

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Neden insanlar bu kadar az kitap okuyor?

Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?
- Neden balıklar su altında boğulmuyorlar? neden kediler hep dört ayaklarının üstüne düşüyor? neden sevdiğimiz ölüler ve sevmediğimiz diriler çok...

25 Şubat 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 111..

111.

Olur olmaz ne varsa havale ettiğimiz zaman
zaman ki bir yerde geçip gitmeye mecbur
bir sen varsın her türlü geçmelerin dışında
bir de haftada bir iki rakı içtiğim geceler
aklımın ermediği bir yer burası bu dünya
kediler ve zabıtalar ve benzini bitmiş zippo
başımla beraber dönerken beraberimde her şey
belki hayat aslında biçimsiz bir kontrplak
kontrplak ki annemin en sevdiği malzemedir
anneler neyin sevilmesi gerektiğini çok iyi bilir
bir ben varım uzağında her türlü bilmelerin
okuduğum kitaplar ve yalanlar ve yalanlar
yavaş yavaş arttıkça kanımdaki ispirto
şaşmaktan vazgeçiyorum anneme sana ve hayata
hayat dediğimiz şey komple bir düzmecedir
erken kaybeden herkes önce kendine yenilir..

22 Şubat 2012 Çarşamba

Tesirsiz Parçalar 110..

110.
Bazı geceler, zaman duracak kadar yavaşlar. Böyle anlarda insan kendine anımsayıp kederleneceği bir anı seçer istemeden. Binlerce kötü anı içinden en çok canını yakanı bulup çıkartır bilinç ve öncesinin arafındaki çöplükten. Bazı geceler, zaman akmayı unutur. Canını ısırmak ister insan geçemeyen saatler boyunca. Belleği, yıllarca şımartıldıktan sonra terk edilen, artık sokak köpeği olmayı beceremeyen ama gidecek bir evi de olmayan zavallı bir kaniş acınasılığıyla oradan oraya atlayıp durur. Bazı geceler, zaman bir yerlerde takılıp kalır. Bazı şarkılar sadece böyle zamanda dinleyelim diye vardır. Bazı şiirler ancak böyle zamanlarda anlaşılabilir. Bazı hikayelere sadece ve sadece böyle zamanlarda katlanılabilir. Bazı geceler, zaman buzdan bir bıçak kadar sert, soğuk ve şeffaftır. Görünmez bir el onu ruhumuzun en hassas noktasına batırır..

5 Şubat 2012 Pazar

Dayımın Arkasından..

Sen o başkasıydın sahi artık bizimle olmayan
Ben ortalıkta dolaşan cep kanyağı muadili
Herkesin mi canı yanar bu işte bir yalnızlık var
Yalnız atlar bile koşamaz Napolyon'un atı hariç
Napolyon ki Waterloo'yu gördü yine ölmedi
Ölüm bu kolaysa da ha deyince ölünmüyor
Dayım öldü üç gün önce kimse beni anlamıyor..

"Acta est fabula" diye bir şey gördüm ben bir yazı
Çok içtim bu akşam rakı anlamadım başta bir şey.
Ayıldım sonra öğrendim Sezar'ın son sözleriymiş
Oyun bitti demekmiş bak sen allahın işine
Oyun bitmez yüce Sezar sen bitersin ben biterim
Dayım bile öldü bak yine oyun bitmedi
Yaşamak kirli bir oyun yaşlandıkça anladım
Anladım ağladıkça ağladıkça anladım..

31 Ocak 2012 Salı

Blueski Şiir..

Gülümsemeli zamanlardı öncesi tarihimizin
enteresan şeyler dinlerdik blueskiden güzeldi
solcuyduk en önemli şey paylaşmak sanıyorduk
baktık sonra gördük paylaştıkça azaldığımızı
dağıldık azar azar sonunda bu hale geldik..

Rabbim, şimdi içimde katından ırak bir korku
terli hayvanlar gibiyim yok yere telaşlanmış
söylesene okuduğum kitapların hangisinde
karşılığını bulabilirim hüznümün?
büyüdükçe büyüyor öfkem anneme devlete kendime
annem sinirlendiğinde epilepsi krizi geçiriyor
ben desem bir yerinde takılıp kaldım hayatın
ve devletin bekasından sual olunmaz amenna
kendime gücüm yetmiyor
devlete gücüm yetmiyor
bir anneme yetiyor gücüm
bağırıyorum avazım çıktığınca..

28 Ocak 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 109..

109.
Eskiden de zayıftım, hiçbir şeye gücüm yetmezdi, korkaktım.. Bir kere, tek bir kere üzerine gidebilseydim korkularımın her şey çok farklı olabilirdi. Olmadı,yapamadım. İlkokulda bir kız vardı. Gülistan.. Sınıfın bütün erkekleri kızın bıyıkları var diye gördükleri yerde acımasızca alay ederlerdi. İçimden hepsinin ağzını burnunu kırıp kızı kollamak geçerdi hep. Korktum.. Onlara katılıp, içim kan ağlarken ben de gülüp dalga geçtim. Sonra, yine ilkokulda okul müdürü herkesin içinde Murat'ı tokatlamıştı. Okulun hademesiydi Murat, dilsizdi. Temizlediği parke zeminin üzerine arkadaşlarım bilerek ayran dökmüşlerdi. Müdür de işini doğru yapmıyor diye gözümüzün önünde dövdü onu. Haykırmak, yakasına yapışıp onun suçu yok ,biz yaptık vurma ona demek istedim, diyemedim. Korktum.. Onlarla birlikte ben de güldüm. Mahalle arkadaşlarımın en büyük eğlencesi yakaladıkları cılız kedilerin kuyruklarına teneke bağlayıp çırpınmalarını seyretmekti. Her seferinde ruhum, kedilerin kuyruğundan daha çok kanardı .Bir kez olsun sesimi çıkaramadım, engel olamadım onlara. Korktum.. Sonra korkaklık karakterim oldu benim! İşe girdim kovulmaktan korktum, büyüdüm yaşlanmaktan korktum, aşık oldum terk edilmekten korktum. Sarhoş olur saçmalarım korkusuyla bir kez bile sonuna kadar içemedim, başkaları ne der dedim. Korktum.. Ölmekten korktum, gitmekten korktum, sevmekten korktum.. Korku bütün hücrelerimi ele geçirdi. Ve bu gün anlıyorum ki, ben aslında en çok korkularımla yüzleşmekten korktum..

27 Ocak 2012 Cuma

Tesirsiz Parçalar 108..

108.
Zenon'un da dediği gibi. Akhillus bir kaplumbağayla yarışmaya kalkarsa eğer ve süratine güvenip kaplumbağanın koşuya biraz önden başlamasına izin verirse onu bir daha asla yakalayamaz. Ne demek istediğimi anlamayanlar bilgisayarlarının arama motorlarına Zenon Paradoksu yazıp Enter'a bassınlar çünkü benim kafam şu an detaylı olarak anlatabilecek kadar basmıyor. Küçük zamanlar birikti, büyük şeyleri ezip geçti. Bu baskılara bu sertliğe dayanamam diyordum; zamanla her şey yumuşadı. Düşünceler insanın canını acıtmıyor, biraz sersemletiyor o kadar. Şiddet değil, süreklilik insanı yıkıyor.. Zamanın her şeye ilaç olduğu, zamanla her acının azalıp sağalacağı, acının başlangıcında başkalarından duyduğum beylik laflarken nasıl da anlamsız geliyordu oysa. Olmaz diyordum, bütün insanlık yanılıyor. Beni anlamadıklarını zannediyordum, başlarından savıyorlar, geçer diyorlar, unutursun, azalır, yeni yaşantılar bindi mi acının üzerine bu günleri hatırlar gülümsersin. Evet, bu kez haklı çıktılar. Küçük zamanlar birikti ve tek başına hiçbir anlamı olmayan birbirlerinden bağımsız küçük yaşantılar iradem dışında bir araya gelip bana yeni bir şey öğretti. An ve zaman sabit aslında, küçük quarklardan başka bir şey değil süregeldiğini zannetiğimiz "zamanlar". Bir taraftan birikiyor ama öte yandan sabit. İlerlemiyor aslında, birikiyor ve yığılıyor.. Acıyı azaltan da aslında üzerinden zaman geçmesi falan değil bu birikme ve yığılma..Tabi bu söylediklerim yığılma ve birikmeler sonucunda güzel şeyler olacağı yanılsamasına zinhar neden olmamalı. Velhasıl, sakin olmak lazım. Akıllı olmak lazım..

26 Ocak 2012 Perşembe

Yanlışlık !

Adamın biri yanlışlıkla ölür. Vadesi dolmamasına rağmen ölüm meleği onu başka biriyle karıştırıp canını almıştır. Ve bu yanlışlık epey bir zaman sonra fark edilir. Tanrı bizzat el koyar duruma ve ve bir yanlışlık yapıldığını bunun telafisi için ne yapabileceğini sorar. Başta dünyaya geri dönmek ister bizim adam ama sonra düşür ve 'amaan' der 'zaten pek matah bir hayat yaşadığım yoktu, siz en iyisi beni cennetinize alın ben orada takılırım.' Tanrı buna karşı çıkar. 'Hayır' der 'Daha vaden dolmadı, bir şekilde seni tekrar dünyaya göndermemiz lazım sıran geldiğinde cennet talebini değerlendiririz. Ama bizden kaynaklı bir mağduriyet yaşadığın için sana şöyle bir seçenek sunuyoruz. Yaşadığın en mutlu an hangisi söyle, seni o ana gönderelim vaden dolana kadar o anda yaşa. Sevinçle kabul eder adam bu teklifi ve düşünmeye başlar. Ömrü boyunca en mutlu olduğu zaman hangisiydi hatırlamaya çalışır. Sevgilisi ile ilk öpüştüğü an gelir aklına. Evet der içinden kendimi en mutlu hissettiğim an o andır. Beni tekrar o zamana gönderin ve ben sıram gelene kadar sevgilimle öpüşeyim. Peki der Tanrı ve adamı sevgilisiyle öpüştüğü ilk ana gönderir. Yalnız bununla yapılan hatayı telafi edemeyeceğini düşünerek adama söylemeden bir iyilik daha yapar. Ona insanların düşüncelerini okuma yeteneği de verir. Adam gözlerini açtığında kendisini sevgilisiyle öpüşürken ve kafasında şu seslerle bulur. 'Iyy nerden buldum bu sersemi şu öpüşme faslını bir an önce kesse de şu bahsettiği hediyeyi çıkarsa artık.' Adam okuduğu düşüncelerin dehşetiyle kızdan uzaklaşır ve Tanrıya yalvarmaya başlar. 'Yanılmışım Tanrım. Benim en mutlu olduğum an babamla birlikte lunaparka gittiğimiz ilk günmüş. Ne olur beni o zamana gönder.' Tanrı adama kıyamaz ve adam gözlerini açınca kendisini babasının elinden sıkı sıkı tutmuş küçücük bir çocuk olarak bulur. Babası gülümseyerek 'nasıl oğlum beğendin mi?' diye seslenir. Ama tam o esnada içinden de 'Hey allahım ya anasının da misafir ağırlayacağı tuttu, şimdi kahvede okey oynamak varken işin yoksa bu geri zekalıyı avut' diye geçirmektedir. Çocuk kafasını yukarı kaldırır ve Tanrı durumu anlar. Başka bir ana daha gider adam, sonra başka bir ana daha, sonra başka bir an... Hepsinin sonucu aynıdır. Bir sürü denemeden sonra adam artık emin olmuştur. Mutluluk dediğimiz şey kandırmacadan başka bir şey değildir ve ancak karşımızdaki insanların gerçekte ne düşündüğünü bilmediğimiz sürece mümkündür. Kendi mutluluğunu başka insanlarla tanımlayabilen biri gerçekte hiçbir zaman mutlu olmamıştır. Ve en sonunda der ki Tanrı'ya. 'Tanrım, benim gerçekte en mutlu olduğum an meleğinizin bana yanlışlıkla yaşattığı anmış, daha fazla oyalanmadan siz beni yine o ana gönderin..'

22 Ocak 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 104-107..

104.
Bazı şeyler söylenmez. Utanmakla ya da korkmakla alakası yoktur bunun. Bazen 'kelimeler bazı anlamlara gelmez.' Başkaları cehennemdir demiş Sartre taa ebesinin .mının bilmem kaç yılında. Eğer Sartre o zaman o lafı etmeseydi ben tam olarak şu an buna benzer bir laf edebilirdim. Derdim ki şimdi her insan birilerinin cehennemidir. Tabi bu lafı eden ben olduğum için bir bok anlaşılmazdı. Olsun, zaten hayatım tekrarlardan ibaret olan vahim bir anlatım bozukluğu olduğundan buna içlenecek falan değilim. Demem o ki hep birlikte oturup Ferdi Tayfur dinlesek her şey daha anlamlı olabilir. Evet birlikte. Ama ayrı ayrı ve başka başka yerlerde. Uzak duralım birbirimizden ve mütemadiyen Ferdi Tayfur dinleyelim. İlk paylaşımı en günahsızımız yapsın..


105.
İsviçre'li psikolog Kübler-Ross üzüntü ile ilgili muazzam şemasında keder dediğimiz şeyin beş evreden geçtiğini söyler. İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul. Bu hiyerarşiyi bütün ömrümüze yayabiliriz aslında. Çok sevdiğimiz birinin ölümünü ya da ondan ayrılma sürecimizi düşünün örneğin. Bu durumla karşılaştığımızda ilk yaptığımız şey hayır demektir. Hayır, olamaz, bu benim başıma gelemez, bir yanlışlık olmalı, sakin ol her şey yoluna girecek.. Bu acıklı inkar evresinin hemen ardından öfke evresine geçeriz. O'na ya da kendimize acımasızca saldırmaya başlarız. Olağanüstü enerjik bir evredeyizdir. Lanet olsun, canı cehenneme, canım cehenneme, herkesin canı cehenneme, defolsun gitsin, iyi oldu vs.. Sonra öfke yatışır ve pazarlık evresine geçilir. Olacakları ertelemeye ya da en azından sonuçlarını hafifletmeye çalışırız pazarlık evresinde. Öfkenin yerini kaybetme gerçeğiyle karşı karşıya kalmanın burukluğu alır. Hatalarımızı düzeltmek için umutsuzca çabalar, öfke evresinde ağzımızdan çıkan kötü sözler için özürler diler, tutamayacağımız sözleri arka arkaya sıralar ve bir çıkış yolu bulmaya çalışırız. Elbete nafile bir çabadır bu. Hiçbir sonuç vermez ve biz korkunç bir değersizlik hissiyle depresyon evresine geçmiş oluruz. Yapabileceğim hiçbir şey yok deriz, hiçbir şeye gücüm yetmiyor, elinden hiçbir şey gelmeyen zavallının tekiyim ben ve başıma gelen her şeyi hakediyorum. Bu evre en tehlikeli evre olmakla birlikte (ki uzunluğu durumun vehametine göre diğer üç evreden çok daha fazla olabilir) aslında ışığın görülmesi açısından iyileşme öncesi evre olarak da nitelendirilebilir. Eğer bir şekilde ölmemeyi başarırsak kabul evresine geçeriz. Öfke evresindeki sahte kabullenişin yerini gerçek bir tevekkül ve kabul alır bu evrede. Olanları kabullenmeye başlayıp kendimize akacak başka mecralar aramaya başlarız. Tabi bu sıralama herkes için genellenemez. Evrelerin sıraları kişiye ve duruma göre değişebilir. Ama bu beş evre, her telafisi olmayan kayıpla birlikte yaşadığımız ve ölene kadar da yaşamaya devam edeceğimiz manik-depresif ruh hallerimizin en net sığınaklarıdır..

106.
Hem ben eldiven takmam bilirsin ve ellerim hep üşür.. Hiç çıkarmayacak mıyım ceplerimden? Burnumun direği şimdiden sızlamaya başladı. Kaç şişe kanyak içsem sıfırdan başlarım?

107.
Bilmem kaç milyar yıldır durmaksızın kendisinin ve kocaman bir ateş topunun etrafında dönen bir dünyada yaşıyoruz ve birileri bizi kararsız olmakla suçluyor. Önce şu lanet olası gezegen sabit bir nokta beğenip dönmeyi kessin sonra biz ruhumuza akacak mecra aramaktan vazgeçelim..

14 Ocak 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 100-103..

100.
Ama sen o kadar inançla söylüyorsun ki bunu. Büyümemek ve oyun oynar gibi yaşamak neredeyse tutku olmuş sende. Ben de oyun bozan olmak istemediğim için gitmekten bahsediyorum. Çünkü bazı oyunlar seyredilmez. Ya dahil olunur bazı oyunlara ya da çekip gidilir ortası yoktur. Tabi senin kafandaki çeviri merkezi o kadar saçma sapan çalışıyor ki bundan çıkardığın anlama şaşırmadım. Ama yine fena halde yanıldın. Dilediğince oyna içinden geldiği gibi davran dedim ama o kısacık cümlenin içinde söyleyemediklerimi görmedin sen. Orada bir hayıflanma var her şeyden önce, sonra feci bir imrenme ve özenme. Hayatta en çok övündüğü şeyi, içinden geldiği gibi oyunlar oynayıp yaşamayı artık beceremediğini düşünmeye başlayan bir adamın samimi bir kıskançlığı var orada. Artık bana yakışmayan şeylerin sende nasıl da güzel durduğunu fark etmek ve iç çekmek var orada. Kelimelerin ekonomik kullanımına bakıp tuhaf yorumlar çıkarmak da bir tür oyun mu yoksa. Eğer öyleyse kızmamalıyım değil mi? Belki bu da oyuna dahildir kim bilir? Oyuna devam..

101.
Ben olmasam ne olur? Ne zaman kendimi biraz da olsa önemsediğimi fark etsem aklıma hemen Yılmaz Odabaşı'nın dizeleri gelir.
"Şimdi ölsek; en fazla kahvede çaylar soğur.."

102.
Kendimi dahi anlamına gelen -de gibi hissediyorum. Diğerleriyle bitişik durduğum zaman huzursuzlanıyor, sırıtıyor, eğreti gibi oluyorum. Benim ayrı yazılmam lazım kimselerin yanına yakışmıyorum..