şarapçının genç bir müptezel olarak portresi
seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın
duvarını süsler
sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim
ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde
kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden
bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin
şişe içlerine akan gözyaşlarını izler
tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım
tam burada alayımıza siyah smokin yakışır
ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı
annem ütüleyemez, üzülür
-cenaze töreni kalsın-
içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların
yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve
iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var
oysa;
aldanıyorlar ve farkındalar
yalnızlar ve farkındalar
unutulmuşlar ve farkındalar
baksana! sana da öyle gelmiyor mu
bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle
sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
15 Temmuz 2015 Çarşamba
KİMSE ÖPMESİN SENİ
Artık kimse doğru düzgün öpmeyecek mi beni ?
Bunu halletmemiz lazım yoksa takılır kalırım
Takılmalar meşhurdur bizde bak mesela babam
Anneme kırk yıldır takık daha önce de söylemiştim
Oysa
Esmerliğimi bırakmıştım arkada ve sarılamamanın hüznünü
Kimsenin dinlemediği müzisyenler fark etti ilkin
Bu arada salonda delirmiş bir dans histerisi
Bu arada garsonların yetişememe telaşı
Bir ara seni yanlış bir adam öptü tam alnından
O ara içimdeki bütün kuşları öldürdüm
Öptürdün kendini ve yok oldun ara ara baktığım
Bütün aralarda yoksun sen aslında bilip
Bilmez gibi yaptığın bütün gecelerin sonunda
Fena halde yoksun hep ah! en çok da bu ara
Bu arada olmadığın bütün aralara sızan
Bir sürü şey oldu elbet azıcığını anlatayım
Terli hayvanlar gibi telaşla dans eden adamlar
Umutsuzluğun makyajıyla güler gibi yapan kadınlar
Ve yorulup yorulup oturdukları masalarda
Koalisyon muhabbetleri
Bu arada bir yerlerde doğalgaz faturasını ödeyemeyip
Kendini asan babanın kaybolmuş çorap teki
Bu arada mendil satan çocuklar
Bu arada hırsla dövüşür gibi sevişen
Annelerinin okuyor zannettiği genç kızlar
Bu arada
Baş ağrısı
Mide dönmesi
Ve
Tonik
Ve
Kalabalık
Ve yeter artık
Kimse öpmesin seni
Yazık..
Esmerliğimi bırakmıştım arkada ve sarılamamanın hüznünü
Kimsenin dinlemediği müzisyenler fark etti ilkin
Bu arada salonda delirmiş bir dans histerisi
Bu arada garsonların yetişememe telaşı
Bir ara seni yanlış bir adam öptü tam alnından
O ara içimdeki bütün kuşları öldürdüm
Öptürdün kendini ve yok oldun ara ara baktığım
Bütün aralarda yoksun sen aslında bilip
Bilmez gibi yaptığın bütün gecelerin sonunda
Fena halde yoksun hep ah! en çok da bu ara
Bu arada olmadığın bütün aralara sızan
Bir sürü şey oldu elbet azıcığını anlatayım
Terli hayvanlar gibi telaşla dans eden adamlar
Umutsuzluğun makyajıyla güler gibi yapan kadınlar
Ve yorulup yorulup oturdukları masalarda
Koalisyon muhabbetleri
Bu arada bir yerlerde doğalgaz faturasını ödeyemeyip
Kendini asan babanın kaybolmuş çorap teki
Bu arada mendil satan çocuklar
Bu arada hırsla dövüşür gibi sevişen
Annelerinin okuyor zannettiği genç kızlar
Bu arada
Baş ağrısı
Mide dönmesi
Ve
Tonik
Ve
Kalabalık
Ve yeter artık
Kimse öpmesin seni
Yazık..
11,5 TL’NİN DAYANILMAZ HUZURU
Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan
gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın
arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu
manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip
çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla
doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev
gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on
bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden
gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi
Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip
zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu?
Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de,
Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın
ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre
partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl
verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi
lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olurlar.
Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…
“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”
Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.
Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…
“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”
Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.
YOLUN DOĞASI
Kendinden başka her şeye
özeniyor bazen insan
üstelik yolken
ve bunun farkında değilken
ne ki gerçek?
ittifakla eyvallah denilen
yalan!
‘annem gibi konuşacak olursam
herkesin biraz mayası bozuk’
yola çıkan herkes
bir süre sonra yol olur
ve başka yollar geçer üstünden
içinden yollar geçer üstünden
başka insanlar geçer
yolculuklara çıkan
yol çiğnenir yıpranır
ölüp gidemez
hay lanet!
ilk yolculuk
son yolculuk
hep yolculuk
peki
yolken nasıl yol alınır?
işitin ve şahit olun
her yolculuk ihanet
her yolculuk aptalca planlanmış
bir kaçış
her yol
yalan!
özeniyor bazen insan
üstelik yolken
ve bunun farkında değilken
ne ki gerçek?
ittifakla eyvallah denilen
yalan!
‘annem gibi konuşacak olursam
herkesin biraz mayası bozuk’
yola çıkan herkes
bir süre sonra yol olur
ve başka yollar geçer üstünden
içinden yollar geçer üstünden
başka insanlar geçer
yolculuklara çıkan
yol çiğnenir yıpranır
ölüp gidemez
hay lanet!
ilk yolculuk
son yolculuk
hep yolculuk
peki
yolken nasıl yol alınır?
işitin ve şahit olun
her yolculuk ihanet
her yolculuk aptalca planlanmış
bir kaçış
her yol
yalan!
3 Haziran 2015 Çarşamba
Tesirsiz Parçalar 327..
327.
Sazova parkına gitmiştik birgün. Alıştığım müşkülpesentliğine inat, her şeyi güzel bulmuştun. Ağaçları, kuşları, masal şatosunu, korsan gemisini, hatta kısa bir süre beni... Fark ettiysen hiçbirini onaylamamıştım. Nedenini şimdi söylüyorum. Ağaçlar, kuşlar, şato, gemi, hatta ben... Hiçbirimiz fena değildik o gün haklıydın. Ama sen hepimizden ve her şeyden daha güzeldin. Ve o an bunu söylemek olmazdı. Şimdi, söylenecek her şeyi söylemek için geç kaldığım bu zamanda ve bu yerde söylüyorum bunu. Sen öyle güzeldin ki o gün parkta dolaşırken, biz, bütün park seni izliyorduk ve özellikle ben seni ağaçlardan, kuşlardan, şatodan, gemiden, hatta kendimden bile kıskanıyordum...
O günün gecesi, seni bırakıp eve dönerken, o gün olanları düşünüp, yaptığım şeyin ne kadar saçma olduğunu anlayıp ve bu saçmalığa makul bir gerekçe bulamayıp bayiden iki tane kırmızı tuborg alıp bankta içmiştim. Çok sonra düştü jeton, ben haksız falan değilmişim aslında. Ben o gün hiç de saçmalamamışm. O gün diyalektiğin ve felsefenin evrensel kurallarına uymuşum sadece. Çünkü o gün oradaki en güzel şey senmişsin. Herhangi bir şey (sevgili olur, at olur, çiçek olur, ne olursa artık...), herhangi bir şey herhangi bir yerdeki en güzel şeyse, başka her şey hükmünü yitirir çünkü. O gün orada en güzel şey sendin ve elbet sen bunu fark edemezdin. Fark etmemek de en güzel şey olmaya dahildi çünkü. O zaman gençtim, bunun anlayamamıştım. Şimdi yeterince yaş aldım ve her şeyi anlıyorum. Bir işe yaramaz artık ama, olsun...
Yıllar önce seninle Sazova parkına gitmiştik. Sen parktaki her şeyden daha güzeldin. Ben de bunun farkındaydım. Şimdi ikimiz, düşsek de birlikteliğin kaydından, tarih bunu böyle yazsın!
Sazova parkına gitmiştik birgün. Alıştığım müşkülpesentliğine inat, her şeyi güzel bulmuştun. Ağaçları, kuşları, masal şatosunu, korsan gemisini, hatta kısa bir süre beni... Fark ettiysen hiçbirini onaylamamıştım. Nedenini şimdi söylüyorum. Ağaçlar, kuşlar, şato, gemi, hatta ben... Hiçbirimiz fena değildik o gün haklıydın. Ama sen hepimizden ve her şeyden daha güzeldin. Ve o an bunu söylemek olmazdı. Şimdi, söylenecek her şeyi söylemek için geç kaldığım bu zamanda ve bu yerde söylüyorum bunu. Sen öyle güzeldin ki o gün parkta dolaşırken, biz, bütün park seni izliyorduk ve özellikle ben seni ağaçlardan, kuşlardan, şatodan, gemiden, hatta kendimden bile kıskanıyordum...
O günün gecesi, seni bırakıp eve dönerken, o gün olanları düşünüp, yaptığım şeyin ne kadar saçma olduğunu anlayıp ve bu saçmalığa makul bir gerekçe bulamayıp bayiden iki tane kırmızı tuborg alıp bankta içmiştim. Çok sonra düştü jeton, ben haksız falan değilmişim aslında. Ben o gün hiç de saçmalamamışm. O gün diyalektiğin ve felsefenin evrensel kurallarına uymuşum sadece. Çünkü o gün oradaki en güzel şey senmişsin. Herhangi bir şey (sevgili olur, at olur, çiçek olur, ne olursa artık...), herhangi bir şey herhangi bir yerdeki en güzel şeyse, başka her şey hükmünü yitirir çünkü. O gün orada en güzel şey sendin ve elbet sen bunu fark edemezdin. Fark etmemek de en güzel şey olmaya dahildi çünkü. O zaman gençtim, bunun anlayamamıştım. Şimdi yeterince yaş aldım ve her şeyi anlıyorum. Bir işe yaramaz artık ama, olsun...
Yıllar önce seninle Sazova parkına gitmiştik. Sen parktaki her şeyden daha güzeldin. Ben de bunun farkındaydım. Şimdi ikimiz, düşsek de birlikteliğin kaydından, tarih bunu böyle yazsın!
31 Mayıs 2015 Pazar
Tesirsiz Parçalar 326..
326.
Üşenmekten kafayı yemiş bir meczup gibiydim karşılaştığımızda.
Varoluşumu ağacın, kedinin, çiçeğin varoluşu gibi sıradan ve bitimli bir
varoluş kabul ederek basit ihtiyaçların ritmiyle hareket eden, hiçbir şeye şaşırmayan,
olmakla olmamak arasındaki farkın kimse için fark yaratmayacak kadar küçük bir
nokta olduğunu zanneden bir yarı deli… Sonra sen geldin. Çok güzeldin bir kere.
Sırf bu yüzden bile bir sürü hayal kurulabilirdi. O yüzden de bir sürü hayal
kurdum hiç üşenmeden. Birlikte bindiğimiz tramvayların birdenbire
tenhalaşacağını, birlikte Jehan Barbur dinleyip dans eder gibi
yapabileceğimizi, birlikte insanların evlerine tıkıldığı saatlerde uzun şehir
yürüyüşlerine çıkacağımızı falan hayal ettim uzandığım füme renkli kanepede. Ve
sen tüm bunlar olup biterken çok güzeldin. Hep… Öpüşmeli sevişmeli şeyler de
gelip gelip gidiyordu aklıma tabii, allah affetsin. Çünkü cidden çok güzeldin.
Annem Darth Vader maskemi kırmış ikinci kez, eve gelince
gördüm. Sinirlendim haliyle. Kazara kırdığını söylüyor ama saçma. Bence maskeyi
takıp ışın kılıcımı kuşanıp mahallenin kedilerini kovalamam sinirlerini bozduğu
için bilerek kırdı ve kaza süsü verdi. İşte bunlar hep sen bu kadar güzelsin ve
yoksun diye oluyor. Sen yanımda olsaydın kedileri rahat bırakırdım. Valla bak!
Biliyor musun güzel olmadığını söylediğin anlarda güzelsin
en çok. Bir Sinem Sal dizesi gibi, dikkatli bakıldığında daha iyi anlaşılan…
Bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar çirkinleşemezler çünkü. Şey gibi.. Kelebek…
Mahalle bakkalımız bile ayar verdi nihayet az önce. Bira
almaya gittiğimde “hocam şu ara çok içiyon dikkat et!” falan gibi bir şeyler
söyledi. Sana ne amk diyemedim. Ama o çok güzel de diyemedim. Gülümsedim ve
Veysel’in üzerine attım suçu. Suçlu veballi içiyorum şu an ılık kırmızı tuborg’umu.
Sen şimdi güzel güzel uyuyorsundur. Ben de birazdan yatarım
çirkin çirkin. Birkaç satır Sinem Sal okur, birkaç Jehan şarkısı dinler, ses
çıkarmadan biramı bitirir gelirim rüyalarına. Sahi, melekler rüya
görüyorlar değil mi?
22 Nisan 2015 Çarşamba
Tesirsiz Parçalar 325..
325.
Israrla bir şeyler soruyor insanlar. Dertlerini anlatıp anlamamı, hiç değilse dinlememi istiyorlar. Üstelik yıllardır ben insan sevmiyorum diye feryat etmeme rağmen yapıyorlar bunu. Ya psikopatlar ya da kafa buluyorlar benimle. Durum şeye benziyor, boşanmış bir aile terapistinden yolunda gitmeyen bir evlilikle ilgili yardım istemeye… Anlayacağınız komple sıçmış vaziyetteyiz…
Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda kendimi, eline gitarı ilk aldığında bir gün Joe Satriani’yle sahneye çıkacağını zanneden hevesli bir ergen gibi hissediyordum. Oysa hayat kariyer planımı Esra Erol’un evlilik programı orkestrasında basçı olmama göre tasarlamış. Bir tek farkla, o basçı sürekli gülümsemek zorunda, benimse suratım asık dolaşmaya hakkım var en azından. Niye böyle oldu? Biliyorum aslında da… Hani her şeyi bana anlatıyorsunuz ya, ben kime, neyi, nasıl anlatayım?
En çok yalan söylememeye çalışırken yalan söylüyor insan. Kırmamaya çalışırken kırıyor. Çekip gideceğim diyorum ya hani bazen! Yalan! Bok giderim anasını satayım nereye gidiyorsun. Her sabah alarmla uyan, ayın on beşi geldiğinde boş cüzdanla bankamatik önünde pusuya yat, sonra kocaman hayaller kur! Sevsinler…
Bir haftadır iki tane kumru dadandı bizim bahçeye. Babam da çaktırmadan, ufak ufak ekmek kırıntıları atarak iyice alıştırdı. Neredeyse hiç çıkmıyorlar bahçeden. Fırsat buldukça onları izliyorum hava kararana kadar. Birbirlerinden en fazla on, on beş metre uzaklaşıyorlar. Aralarındaki mesafe arttıkça gerildiklerini o kadar belli ediyorlar ki. Ürkek kafa hareketleriyle sürekli birbirlerine bakıyorlar, hani bir tehlike olsa, bir uçuşta yanına gidecekmişçesine. Kumru bile hayvan haliyle en fazla on on beş metre uzakta kalmaya tahammül edebiliyorken, insanlar yüzlerce kilometreye katlanabiliyorlar. Ya da katlanabildiklerini söylüyorlar. Ben katlanamıyorum valla, dayanamıyorum bazen? Dayanabilenler nasıl beceriyorlar?
Israrla bir şeyler soruyor insanlar. Dertlerini anlatıp anlamamı, hiç değilse dinlememi istiyorlar. Üstelik yıllardır ben insan sevmiyorum diye feryat etmeme rağmen yapıyorlar bunu. Ya psikopatlar ya da kafa buluyorlar benimle. Durum şeye benziyor, boşanmış bir aile terapistinden yolunda gitmeyen bir evlilikle ilgili yardım istemeye… Anlayacağınız komple sıçmış vaziyetteyiz…
Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda kendimi, eline gitarı ilk aldığında bir gün Joe Satriani’yle sahneye çıkacağını zanneden hevesli bir ergen gibi hissediyordum. Oysa hayat kariyer planımı Esra Erol’un evlilik programı orkestrasında basçı olmama göre tasarlamış. Bir tek farkla, o basçı sürekli gülümsemek zorunda, benimse suratım asık dolaşmaya hakkım var en azından. Niye böyle oldu? Biliyorum aslında da… Hani her şeyi bana anlatıyorsunuz ya, ben kime, neyi, nasıl anlatayım?
En çok yalan söylememeye çalışırken yalan söylüyor insan. Kırmamaya çalışırken kırıyor. Çekip gideceğim diyorum ya hani bazen! Yalan! Bok giderim anasını satayım nereye gidiyorsun. Her sabah alarmla uyan, ayın on beşi geldiğinde boş cüzdanla bankamatik önünde pusuya yat, sonra kocaman hayaller kur! Sevsinler…
Bir haftadır iki tane kumru dadandı bizim bahçeye. Babam da çaktırmadan, ufak ufak ekmek kırıntıları atarak iyice alıştırdı. Neredeyse hiç çıkmıyorlar bahçeden. Fırsat buldukça onları izliyorum hava kararana kadar. Birbirlerinden en fazla on, on beş metre uzaklaşıyorlar. Aralarındaki mesafe arttıkça gerildiklerini o kadar belli ediyorlar ki. Ürkek kafa hareketleriyle sürekli birbirlerine bakıyorlar, hani bir tehlike olsa, bir uçuşta yanına gidecekmişçesine. Kumru bile hayvan haliyle en fazla on on beş metre uzakta kalmaya tahammül edebiliyorken, insanlar yüzlerce kilometreye katlanabiliyorlar. Ya da katlanabildiklerini söylüyorlar. Ben katlanamıyorum valla, dayanamıyorum bazen? Dayanabilenler nasıl beceriyorlar?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)