Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ayrılığın ardından tuhaf bir "monolog"

- Gitmem lazımdı
- Biliyorum
- Hayır bilmiyorsun hiçbir zaman hak vermedin bana
- Haklı değildin zaten
- Nefes alamıyordum, boğulmak üzereydim benim yalnız kalıp kendimi dinlemem gerekiyordu
- Biliyorum
- Yine aynı şeyi yapıyorsun, bak hala konuşamıyoruz seninle. Şu an ne kadar kızgın olduğunu biliyorum ama belli etmiyorsun.Bir kaç kötü laf etsen her şey daha kolay olacak sanki.
- Canın mı sıkılıyordu?
- Çok..
- Bütün ilişki can sıkıntısıyla başlamadı mı zaten?
- Başta seninle sıkılmak da güzeldi. Her şey çok güzeldi.
- Neden gittin o zaman?
- Gitmem lazımdı
- Biliyor musun, biliyordum
- Neyi?
- Bir gün gitmen gerekecekti
- Başlamasına neden izin verdin madem?
- Canım sıkılıyordu
- Kim kimi kandırmış oluyor o zaman?
- Ama benim canım hep sıkılıyordu, seninle ikiye bölebiliriz zannetmiştim.
- O zaman bana hak vermen lazım, denedik, olmadı
- Hayır
- Neden?
- Haklı değilsin de ondan
- Kendimi düşündüğüm için mi?
- Hayır, kendini düşündüğün için değil.
- Neden o halde?
- Sadece kendini düşündüğün için.
- Ama senin yanında kaldıkça ben olmaktan çıkıyordum. Kendimi, ruhumu, aklımı kaybetmek üzereydim. Biz seninle içinde ikimizin olduğu bir gelecek bile hayal edemiyorduk
- İçinde ikimizin olduğu geçmişi hatırlamak daha zor değil mi peki?
- Zor. Benim için de zor ama beni anlamalısın.
- Anlamıyorum
- Yine başa döndük
- Bir yere döndüğümüz yok, kimsenin kimseye döneceği de yok
- Kelime oyunu yapma bana
- Bırak bu kadarcık oyun oynayabileyim. Senin oyunlarının yanında esamesi bile okunmaz
- Ben seninle oyun oynamadım. Gerçekten sevdim ben seni
- Hayır
- Yapma!
- Öyle. Oyun oynadın işte. Kötü bir niyetin yoktu. Benim de yoktu ama. Hem uyarmıştım seni.Üstelik gideceğini adım gibi bilmeme rağmen yaptım bunu. Bak dedim, ben bildiğin adamlar gibi değilim. Sen bir gün gidersin ben kalakalırım. Yalnızlığa alışkanlığımı otuz yılda kazandım ben bırak başa döndürme beni
- Lütfen başlamayalım yine
- İzin ver bitireyim.. Anlattım sana. Şu an sana ilginç gelen her halim her hareketim her düşüncem bir süre sonra sıkmaya başlayacak seni. Egzotik bir hayvan gibi görüyorsun beni tuhaf, farklı. Ama seni çeken bu ilginin sonu gelecek bir zaman sonra. O zaman ben ne yapacağım.
- Öyle değildi
- Dinlemedin.Tutup elimden çıkardın beni ormanımdan. Ne olacak şimdi, ne geri dönebiliyorum ne ileri gidebiliyorum. Arafta bıraktın beni gittin.
- Hayat devam ediyor ama geçecek acın bir süre sonra unutacaksın
- Off. Yakışmıyor sana klişelerle konuşmak
- Öyle ama sonsuza kadar arkamdan yas tutacak değilsin ya
- Arkandan!!
- Her neredense işte
- Yas tuttuğum filan yok benim. Ama yapamıyorum işte. Bu kadar çabuk pes etmeseydin keşke
- Çabuk mu? Elimizden geleni yapmadık mı?
- Fazlasını denerdik. Ben senin için değişirdim
- İnsan değişmiyor. Sevdiğin zaman değişebilirim zannediyorsun ama ufak bir kıskançlık,kızgınlık ya da alakasız bir söz içindeki hiç değişmeyen seni ortaya çıkarıveriyor
- Rolleri mi değiştik? Psikoloji okuyan benim sanıyordum.
- Ama..
- Tamam tamam doğru, insan değişmiyor. Ama o kadar çok istedim ki değişmeyi. Sen de inansaydın bana belki farklı olurdu. Belki bütün o psikobilmemne kitaplarını yanıltırdık
- Yapamazdık
- Neden?
- Gitmem lazımdı
- Biliyorum.
- Sana bütün kalbimle..
- Sakın
- Ne?
- Yapma. Bana mutluluk filan dileme, hala mı klişe
- Peki tamam. Ama ne olur çok üzme kendini
- Ben mi üzüyorum kendimi? Yoksa sen mi üzdün beni?
- Ama kaç kere konuştuk bunları. Hiçbir işe yaramıyor işte canımızı daha çok yakmaktan başka. Hiç gelmemeliydim buraya
- Evet. Gelmemeliydin.. Geldin.. Gitmemeliydin.. Gittin.. Yapmaman gereken ne varsa yaptın başından beri.
- Ama..
- Tamam tamam söylemedim bir şey. Hadi git artık
- Sen?
- Ben buradayım
- Bekleyecek misin? Bekleme desem..
- Sana ne derim
- Peki tamam iyi bak kendine
- Kalsaydın da sen iyi baksaydın bana
- Aliii!!
- Sustum
- Hoşça kal
- Kalırım...

15 Ağustos 2010 Pazar

Hayatımı güzelleştiren herkese açık teşekkür !..

Bütün hayallerimi gülünç duruma düşürdük. El birliğiyle rezil ettik hepsini, herkes işinin başına dönebilir artık. Kim girdiyse hayatıma üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirdi. Hepsi rolünü eksiksiz oynadı. Gerçekleşmesi beklenen hayal kalmadı artık, herhangi bir beklenti de söz konusu değil. İnadımdan da vazgeçtim ayak diremekten de.İnsanlarla iligili bütün talep ve iyi niyetlerimi toprağa gömdüm. İstediğiniz "marul adam" pozisyonunu aldım. Psikobilmemnelerimi filan düşünüp kaygılanmaya kalkmasın sakın kimse, hayal de yok artık kırıklığı da.. Sadece dvd sini alıp gazetesini almamama rağmen bir buçuk yıldır ısrarla gazetenin de parasını alan ve beni bu durumu fark etmeyecek kadar geri zekalı zanneden sevgili mahalle bakkalım; oynadığımız bütün okey oyunlarında ısrarla taşın altına bakan ve hep inkar eden muhterem Faik abim; kinder sürpriz yumurta aldığım zamanlarda beni öpücüklere boğan eli boş geldiğimde ise yüzüme bakmayan komşumuzun oğlu minik Efe; yemekhaneye her indiğimde halini hatırını sormama rağmen sevdiğim yemeklerden azar azar sevmediğim yemeklerden bol bol koyan değerli ustam; her fırsatta bana olan sevgi ve saygısını dile getirmesine rağmen okul tarihinin en rezil ders programıyla yıllar yılı beni okulda ağaç eden saygıdeğer okul müdürüm; beni çok çok sevdiğini söylediği günün akşamı başka birini çok çok çok sevdiğini fark edip ayrılmak istediğini belirten eski "canım sevgilim"; başka bir gerekçeyle alıp başını giden bir önceki eski "canım sevgilim" ; benim alıp başımı gitmem için elinden geleni yapıp başarılı olan daha daha önceki eski sevgilim; özellikle maaş günleri en sevdiğim yemekleri yapan sevgili annem; ne zaman canı sıkkın olsa beni içmeye çağıran ama benim ne zaman canım sıkkın olsa her defasında içme teklifimi inatla reddeden can dostum İlker..Ve diğerleri... Hepinize sonsuz teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim. Sizler olmasaydınız eğer kıçımın kalkması ve kendimi bir halt zannetmem kaçınılmaz olurdu. Sayenizde burnum sürttü kendi gerçeğimle yüzleştim. Artık isteseniz bile egomu ayağa kaldıramazsınız. Hiçbirinize kızgın değilim, üzgün filan da değilim. Şaşkınım belki bu kadar geç idrak ettiğim için, ama bu da sizi şaşırtmamalı, aptallık yapmakta üstüme yoktur iyi bilirsiniz. Sevgili dostlarım.. İyi ki varsınız.. Evet herkes işin başına dönebilir artık görev tamamlandı. Ben artık “marul adam” oldum, teşekkürler emeği geçen herkese…

12 Ağustos 2010 Perşembe

Koalalardan Kurtulamamak...

Onunlayken öğrendiği her şeyi unutmaya başladığını fark etti. Onunla birlikteyken bildiği şeyleri de unutuyordu ve onun yanındayken bilemediği pek çok şeyi sonradan da bilemedi. Düşünceleri ile davranışlarını birbirine uyduran görünmez bağ, onun gidişiyle birlikte kopmuştu sanki. O zamanlar düşünmeden davranıyordu artık davranmadan düşünmeye başladı. Bir taraftan da süratle unuttuğu için bildiklerini bu davranışsız düşünme acınacak bir noktaya gelmişti. Ve ne yazık ki insan neyi düşünmek istemezse onu daha çok düşünüyordu. Örneğin koalaların karınlarını nasıl doyurduklarını düşünmeyi yasaklamıştı kendine ama o andan itibaren başka bir şey düşünemediğini gördü.O aptal hayvanlar zihninden çıkmıyordu artık. Bütün meselelerin çözümü koalaların düşünülmemesine bağlıydı, eğer koalaları düşünmeden bir saat geçirebilirse hayatında ters giden her şey düzelecekti, o geri dönecekti mesela.. içkiyi azaltacak,sigarayı bırakacak, yeniden insan arasına çıkacak, kaybettiği kiloları hızla geri alacak, tekrar gülmeye başlayacaktı. Bütün iş o hayvanları zihninden uzaklaştırabilmekteydi. Ama olmuyordu bir türlü. Başka şeyler düşünmeye başladığı zamanlarda bile birden ağacın birine sarılmış bütün geri zekalılığıyla şaşkın şaşkın bakarak ne olduğu belli olmayan yaprakları kemiren o lanet hayvanın görüntüsü beliriveriyordu zihninin derinlerinde. Bu zihninin derinleri lafı da ne kadar sevimsiz. Sanki üç boyutlu bir şeymiş gibi. Bir de altı-üstü oluyor bunların.. Bilinç altı, bilinç üstü, bilinç ortası..Ne çok biliyorlar, her şeyden de haberleri var. Şaşmaz hesaplama yöntemleriyle üçe bölmüşler zihnimizi şu köşe alt köşesi şu köşe üst köşesi ortada okaliptus ağacı.. Evet evet, o ağacın yaprağını yer koalalar. Nasıl bir ağaçsa, ağaç hakkında bilgisi yok ama koalaların yapraklarını kemirdiği kesin. İnsan zannedildiği gibi aynı anda pek çok şeyi düşünemez, iki şeyi bile aynı anda düşünemez, bu mümkün değil. Ama iki düşünce arasındaki geçiş çok hızlı olduğundan bazen aynı anda pek çok şeyi düşündüğü yanılsamasına kapılabilir.Saniyede üçyüzbin kilometre hızla eski sevgilimizden koalalara geçebiliriz mesela ama aynı anda eski sevgilimizi ve koalaları düşünemeyiz. Bu teknik olarak imkansız, tabi bir koalaya aşık değilsek ve daha sonra aşık olduğumuz koala tarafından terk edilmediysek.. Davranmadan düşünmeye başlamıştı artık ve düşünceler dışardan gözlenemediği için hiçbir şey yapmıyor izlenimi veriyordu etrafındakilere. Yakınları endişelenmeye başlamıştı ama o bunu çok umursamıyordu. Bildiği her şeyi unutmaya başlamıştı. Bilmediklerini de bundan sonra hiç öğrenemeyecekti. Günün büyük kısmında çekyatın üzerinde oturup gözleri yarı aralık çıplak duvara bakıyordu sadece. Aslında büyük bir mücadele içindeydi ama dışardan anlaşılamıyordu. Problemin kaynağını bulmuştu. Lanet koalaları düşünmeden bir saat geçirebildiğinde her şeyin yoluna gireceğinden de emindi. Ama.. Sahi koalalar o ağaçtan hiç inmezler mi?

8 Ağustos 2010 Pazar

Siz bilmezsiniz ben bilirim

Siz bilmezsiniz ben bilirim ne çok şeydiniz orada elinizi ilk tuttuğumda dünya değişmişti işte göğün gözü açıldı o zaman siz öyle bir sarıldınız ki sonra bana ben sarılmak neymiş orada öğrendim içine sığamayacağım yerleri dolaşasım geldi sizinle İstanbul olmuştuk sanki her şeyin maketini yapardık bıraksaydınız bir güç gelmişti bana bir kuvvet sevilmeyen ne kadar çocuk varsa severdim gidilmeyen her yere giderdim şehrin bütün dilencileriyle paylaşasım oldu birden cebimdeki paraları tuhaf bir insanseverlik çöktü üstüme sanki gülmek ilk defa yakıştı o zaman bana orada elinizi ilk defa tuttuğumda siz öyle çok şey oldunuz ki siz bilmezsiniz kimse bilmez ben bilirim sanki yaralı aklım gideceği ülkeyi bulmuştu bu kez öyle sanmıştım bildiğim her şeyi anlatayım istedim size okuduğum bütün kitaplardan bahsedeyim sevdiğim yaşadığım ne varsa haberiniz olsun bütün numaralarımı bir çırpıda sergileyeyim öyle etkileyeyimki sizi bırakmayın elimi utanmayı aklıma getirmedim insan zaman eşya umrumda değildi orada bir siz vardınız bir ben keşkelerin tamamı tedavülden kalkmıştı etrafımız delirmişti tartıcı çocuk sarhoş olmuştu güvercinler aptallaşmıştı ben ömrüm boyunca büyüye meyleden ben ilk defa büyü yapabilmiştim ben sizinle o kadar güzel olmuştum ki siz de ancak bu kadar güzel olurdunuz zaman bile çıldırdı orada ben sizin elinizi tuttuğumda dünya ellerimizden ibaretti avucumuzun içine almıştık onu gökyüzüydü yeryüzüydü o kadar ufalmışlardı ki... Çay içtik sonra siz geçer sandınız geçmedi bakın -sen-din siz oldunuz sonra ama siz bilmezsiniz ben bilirim işte elim şimdi yarım kalmış inşaat...

6 Ağustos 2010 Cuma

Oyun 2

Başka bir oyunun parçasıyım şimdi. Seninleyken oynadığımız oyun gerçek bir hayat yaşıyormuşum hissi vermişti ilk kez. Fakat ne yazık bütün mükemmel oyuncular gibi rolünü kötü oynayıp gittin. Falso vermedin hiç, o kadar kötü oynadın ki bunun oyun olamayacak kadar gerçek olduğunu zannetmiştim. Müthiş bir ustalık bu, oyun oynamak ama bunu kötü yapmakta ustalaşmak ve karşıdakine neredeyse oynamıyormuş gibi hissettirmek. Kısacık zamanda kendimi kaptırdığım oyun büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Şimdi başka bir oyunun parçasıyım, senden çaldığım rolü tek başıma oynamaya devam ediyorum ama bu artık başka bir oyun. Varmışsın gibi yapıyorum, ama senin kadar kötü oynamayı beceremediğimden gerçek gibi gelmiyor bana bir türlü. Musallat olacağın diğer hayatları da kötü oyunlar oynanan sahnelere çevirebilecek misin bilmem. Ama kabiliyetli olduğunu biliyorum, bir de benim gibi saf bir rol arkadaşı bulursan çok daha büyük trajedilere vesile olacağından hiç kuşkum yok.. Başarılar diliyorum...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Ayrıntı..

Kontrol edemediğim düşüncelerimin istilasından beynimi kurtaramıyorum. Bilincimi ele geçirdiler. O kadar çok düşünüyorum ki, bazen düşünmekten düşündüklerimin birazını bile yapmaya vakit bulamıyorum. Öyle çok şey var ki düşünecek.. Mesela şu kazak çıkarma sorunu. Kış günlerinin lanet uğraşı.. Birileri bir canlı yayında filan gösterseler şunun nasıl olacağını da kurtulsam. Önce kollarımı -kazağın sağ kolunu sol elimle, sol kolunu sağ elimle çekip diğer elimi kurtardıktan sonra- boşa çıkarıp kazağın henüz çıkmamış dış ön yüzünden hamle yaparak kafamın üzerinden çıkarıp mı kurtulmalıyım, yoksa her iki elimle kazağın boyun kısmına uzanıp önce kafamı mı kurtarmalıyım? Hadi bunu zor da olsa hallediyorum bir şekilde de asıl kargaşa sabahları giyinirken ortaya çıkıyor. Önce neyi giyerek başlamalıyım? Allahım nasıl da zor iş.. Çoraplarla başladım diyelim. Sonra aşağıdan mı devam etmeliyim, yukarı mı geçmeliyim? Aşağıdan başladığımda önce pantolonumu giyiyorum, sonra kazak, üzerine mont v.s.. Ama gömlek giymem gerektiğinde olmuyor işte. Pantolonu önce giydiğim zaman, gömleğin etek kısımlarını pantolunun içine sokmak için iliklediğim düğmeleri tekrar çözüp, pantolunu yarı indirmem gerekiyor ki gömleğin etek kısmının iç çamaşırımı saracak hale gelmesini sağlayıp, daha sonra gömleği bel hizasında sarmalayacak şekilde çekebileyim. Swet giyeceksem ne olacak peki. Pantolonumun içine mi sokmalıyım alt kısımlarını,dışarda mı kalmalı? İnsan bunu ne kadar düşünür? Ben o kadar çok düşünüyorum ki bazen işin içinden çıkamıyorum, beceremeyeceğim korkusuyla kıyafetlerime dokunamayıp evden hiç çıkmadığım zamanlar oluyor. Başkalarının farkında olmadan kolayca yapabildiği şeyler benim için mesele oluyor hep. Ayrıntı diyorlar sonra benim takılıp kaldıklarıma, sinirlerim iyice bozuluyor. Düşünmeden yaşamayı marifet zannediyorlar. Canım diyorlar mesela, onda ne var giyin çık işte. Kolayca giyinip işin içinden çıkıveriyorlar. Her işleri kolayca oluyor, bunu yaşam felsefesi yapmışlar. Kolayca aşık oluyorlar, kolayca seni seviyorum diyorlar, kolayca vazgeçiyorlar sonra da. Çektikleri acı da çok kolay oluyor haliyle, unutmaları da. Kendileri gibilerden oluşan kalabalığın içinde takılıp kalmadan tüm sahtekarlıklarıyla yaşarlarken ara sıra benim gibilerle karşılaşıyorlar ve çok sürmeden bünyeleri hata veriyor. Başta tuhaf biriyle karşılaştıkları ve bu durum ilginç geldiği için egzotik bir hayvana yaklaşır gibi temkinli tavırlarla sokuluyorlar. Ama sonra tehlikenin farkına varıp usulca sıvışıveriyorlar. Benimse kulaklarımda söyledikleri sözler çınlamaya devam ediyor. Olası hatalar için hep yedek bir hayat tutuyorlar bir taraflarında kimselere farkettirmeden ve canları sıkıldığında diğer yaşantılarından devam ediyorlar. Kendine ait bir hayata bile sahip olamayanlar ise ancak ayrıntılara boğarak yaşamlarını bu aldatılışı düşünüp çıldırmadan yaşayabiliyorlar. Yazın çorap giyilir mi? Hergün değiştirmesem olur mu peki? Önce sağ tekini mi giymeliyim solu mu? En son beyaz çorap giydiğimde mesele yapmıştı, ama o yok artık, beyaz çorap giysem hala mesele çıkar mı...?

1 Ağustos 2010 Pazar

Özlemek..

Eğer birini gerçekten özlüyorsanız bunu doğru ifade edebilecek cümleleri saatlerce arasanız bile yazacak hiçbir şey bulamazsınız. Çok, pek çok, en çok diye devam eden cümleler birer ölçü ifade ederler ve bunların daha çoğu da hep mümkündür. Ama gerçekten özlüyorsanız söyleyebileceğiniz hiçbir şey yoktur.. Öfke, kızgınlık, kavgalar. Birer birer kaybolurlar ve geriye sadece o kalır. Bu sevgiden beslenen ama zamanla onun bile ötesine geçen bir duygudur. Tarifi mümkün olmayan ancak etkilerine bakarak gücünü hissedebileceğiniz bir his. Yumruk gibi takılıp kalır boğazınıza, her yerde sizinle beraberdir. Bundan kurtulmak için çabalar durursunuz ama nafile. Zaman zaman unutturur kendisini, geçer gibi olur. Sevimli bir çocuk bakışı, arkadaşlarla içilen bir kaç bardak rakı, günlük hayatın sıradan koşuşturmaları bazen o hissin üstünü örter gibi olur. Unutmazsınız ama, alıştığınızı zannedersiniz. Ve yalancı bir rahatlamaya doğru kayar bünyeniz. Ama sonunda, özellikle yalnız olduğunuz bir an gerçek çırılçıplak dikiliverir karşınıza. Özlüyorsunuzdur işte, bütün o yalancı rahatlamalarınız illüzyondan başka bir şey değildir. Küçücük bir şeyle kol kola çıkar karşınıza ve ruhunuzu yeniden kanatıverir o his. Bazen bir eşya, bazen bir şarkı, ya da telefonunuzun titreşivermesi.. Zaman mekan tanımaz. Ve böyle zamanlarda insanın en zavallı halini yaşarsınız. Çaresizsinizdir, uzaklaşmak istersiniz neredeyseniz, gülümsemeye çalışırsınız ama yüzünüzdeki tebessüm yeni boyanmış beyaz bir duvarda öldürülen sivrisineğin kalıntısı gibi iğreti durur.. Vicdan azabı gibi dolaşırsınız insanların arasında. Kurtulmaya çalıştıkça komik durumlara düşersiniz. Karmakarışık beyniniz ve paramparça ruhunuzla oradan oraya sürüklersiniz kendinizi bir süre. Zamanla bu hareketliliğin yerini acınası bir kabullenme alır. Artık eminsinizdir, özlemek sizin kaderinizdir. Ve bununla mücadele etmekten vazgeçersiniz. Unutmaya çalışmışsınızdır, ama olmamıştır. Sakinleşirsiniz artık, bu belki de en acı evredir. Beklemeye başlarsınız, kimselere bir şey anlatmazsınız. Hayat etrafınızda akıp gitmeye devam eder ve kimselerin sizin acılarınızı uzun uzun dinlemekle geçirecek kadar uzun zamanı yoktur. Kelimenin tam anlamıyla yapayalnızsınızdır artık. Beklersiniz, bu bekleyişin sonu var mıdır yok mudur bunu hiç kimse bilemez. Umudunuzu hiçbir zaman yitirmediğinizden bu umut size gereken sabrı da verir. Belki de çaresizlikten kaynaklanan bir sabırdır bu bilemeyiz.. Ama siz artık sesinizi çıkarmadan bir köşede sadece güzel şeyler düşünerek özlemeye devam edersiniz.. Ve özlemenin bu hali hiçbir dilde, hiçbir kelimeyle anlatılamaz.. Eğer birini gerçekten özlüyorsanız bunu doğru ifade edebilecek cümleleri saatlerce arasanız bile yazacak hiçbir şey bulamazsınız...