Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

30 Nisan 2013 Salı

BEKLEMELİ ŞİİR


Mükerrer oyunları taltif zannedip
İyi sonuçlar çıkartmanın ustasıyım ben
Sevdiğim ihtimalleri sevmediğim gerçeklere
tercih etmeyi
Altı yaşımda öğrendim, komşumuzun atı ölmüştü
Komşumuzun atı vardı bir düşünsenize
Komşumuzun atı vardı sonra ölmüştü
Ağlarken ben, ardiye artığı hasta kütüğün üstünde
Babam geldi yanıma, eğildi ve fısıldadı kulağıma
İlk o zaman duydum cennet denen yerin varlığını
Atları da alırlarmış babam diyorsa doğrudur
O gün bu gündür, ne zaman gözlerim yaşarsa
Kulağımı uzatırım, biri bir şeyler fısıldasın diye
Çekip gitmek istediğim onlarca gecenin hepsinde
Eğilir kulağıma uzaktaki bir melek
Bekle der bana, duyarım, geçecek hepsi bekle
Usul usul beklerim, bilirim geçecek hepsi
Geçecek elbet hepsi, geçecek geçmesine de
Bir de uykum gelse..

15 Nisan 2013 Pazartesi

KORKU..



Birbirimize soracağımız o kadar çok soru, konuşmamız gereken o kadar çok konu vardı ki biz çareyi susmakta bulmuştuk. Hem korkuyorduk da, göz göze geldiğimiz birkaç saniyeden anladığım kadarıyla. "Benim sorularıma cevap verir de sıra ona gelirse?" korkusu vardı üstümüzde muhtemelen. Ya da sadece bende vardı, onu dahil etmeden. Zaten hiç anlayamamışımdır gözlerini, ya onlar yalan söyler ya da ben gerçeklerden kaçıp yalanlara sığınırım. Onun için sadece bende vardı herhalde bu korku, yıllar öncesinden miras kalmıştı hem de. Rakamların yerini harflerin aldığı bir matematik dersinde ilk kez "anlamadım" dedim, ömrümde ilk kez anlamak istediğim halde anlamadığımı birisi anlasın istedim, anlamadı. "Nesi var bunun anlaşılmayacak, gel tahtaya" dedi, gittim. Orda da anlamadım; oturmak ya da ayakta olmak değildi bunun nedeni, ben harflerle matematiği bağdaştıramamıştım, anlamamıştım. O günden sonra vazgeçtim anlamadıklarımı sormaktan. Nasılsa "o" anlardı, ona inanır, aldanırdım. Anlamadığım anlaşılmasındı, aldanmaya razıydım.

"Şehre mega hafıza uzmanı gelmiş, konferanslar verecekmiş, duydun mu?"

dedi, evet gerçekten söyledi bunu. Onca sorunun, geçen onca zamanın muhasebesi bitmişti, maga hafıza uzmanından konuşalım istiyordu.

"Biz çocukken çıkardı ya televizyona, hani seyircilerle oyunlar oynar hafızasının ne kadar güçlü olduğunu gösterirdi"

Aferin ona. Bu nerden çıktı demedim, ben de sarıldım bu gereksiz konunun gittikçe zayıflayan kollarına suskunluğun kuyusunda daha da derinlere düşmemek için:

"Hayret" dedim, "benim ufalıp küçülmesini hatta yok olmaya yüz tutmasını istediğim şeyin, hafızanın ve hatırlamanın, gelişmesi genişlemesi için insanlar uzman oluyor, uzmanları dinliyor."

Anladı, üstelemedi. Ama anlamasın isterdim, sorsun, ben de "ne var bunda anlaşılmayacak" deyip hazırlıksız yakalayayım isterdim, belki de rahatlardım. Olmadı, sormadı, sormadım.

"Ben balık hafızalı olmak istiyorum" dedim saniyeler sonra. İçimde kanatılmayı bekleyip tatlı tatlı kaşınan bir yara vardı, açılsın istiyordum. "Her gördüğüm yeri ilk kez gördüğümü sanıp sonra alışmış olmak, her şeyi önce öğrenip sonra unutmak, akvaryumumu her turumda yeni evimmiş sayıp sağa sola giderek güzelliğine iç geçirmek, süs olsun diye konulan köprünün altından üstünden geçmek ve bunların hepsini yaparken hepsini aynı anda unutmak, beni izleyerek huzur bulanların huzurumu kaçıranlar olduğunu hemen unutmak..."

Yine olmamıştı, tuzağa düşmemiş, neden diye sormamıştı.

Ben de soramam korkarım sıranın bana gelmesinden. Cevaplarından korktuğum sorular var, ne olurdu tuzağa düşseydi?

Bir ben miyim acemi kalan?

8 Nisan 2013 Pazartesi

BİRİ BANA SAKİN DESİN



Biri bana sakin desin ortalık fena karışık
Biri beni dinlesin
Anlasın biri beni
Biri gözlerime baksın
Ortalık fena karışık..

Ayın boynu bükük, neden?
Neden bulanık hep suyum?
Sevmiyor işte beni, biriniz de anlayın
Biriniz şarap getirin, yakarım yoksa ağaçları
Su serpin, tuz dökün, bakın her yerim kanıyor
Ne deseler kanıyorum, sahi ben aptal mıyım?
Bütün seyyar satıcılara yanaşasım geliyor
Yancı bir kederdeyim bütün imkanlarım sakat
Biri bana he desin
Hak versin biri bana
Hak versin geberiyorum
Biri tez şarap getirsin
Şirintepe parkındayım
Ağır ve ağrılıyım, inanmıyorsanız bakın

Babaa! Üşüyorum. Kimse farkımda değil
Birileri bir şey yapsın
Ateş yaksın, çay demlesin
Ne bileyim, bir şey işte
Biriniz de söyleyin lan, neden beni sevmiyor?

Hayata nakavt oldum, izahın tek tarifi tuş
Puştun biri miyim ne hiçbir şeyi haketmeyen
Veysel gelsin beni alsın Şirintepe parkındayım
Bira ve Cin ve Parlement ve yarısı yenmiş Biskrem
Gözlerim mi seğiriyor ben mi yanlış görüyorum?
Onu mu görüyorum hayal mi görüyorum?
Kalkıp gitmem lazım lakin kıçımı kaldıramıyorum
Baba! Beni uyutsana bir süre uyanmayayım
Anneme söylesene ekmeğime salça sürsün
Sen yalan söylemezsin hiç, söyle beni seviyor mu?
Baba! Bak ben çok ciddiyim ortalık fena karışık

Baba, bana 'oğlum' de 'hadi eve gidelim'
-Baba! Söylesene bana,beni neden sevmiyor?-

7 Nisan 2013 Pazar

O, GELSİN ÜSTÜMÜ ÖRTSÜN


Eski bir magirus bulsam girip içine ağlarım
Ne yana dönsem karanlık
bu ne biçim cumartesi
İçimde bir gölge
Bilmiyorum neyin lekesi

Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Boş bir vagon bulsam girip içine ağlarım
Tersiz ve telaşlıyım
Yolun sonuna doğru
Kopup dört yana dağılan
Tesbih parçaları gibiyim

Ama işte
Umut bu
Bitsin deyince
bitmiyor
Ömür gibi
Bitsin demek
Günah gibi

Kırık bir sandal bulsam girip içine ağlarım
Bütün unutulmuşluklarımı
Tek bir gecede unutup
Kabul eder mi beni
Tahta
Su
Ve karanlık

Uygunsuzum
Ve uykusuz
Kesilsin artık sesim
O, gelsin
Üstümü örtsün..

4 Nisan 2013 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 204-207..

204.
Ludwig Wittgenstein, Tractatus isimli efsanevi kitabını "üzerinde konuşulamayan şey hakkında susmak gerekir" cümlesiyle bitirir. Tabi o zamanlar Ferdi Tayfur yoktur. Eğer aynı dönemde yaşasalardı ve Ferdi Tayfur'u dinleseydi Ludwig muhtemelen kitabına şu cümleyi de eklerdi! Bırakın anlatamadıklarınızı Ferdi Tayfur anlatsın..

205.
"Yarım kalmış bir cümleyi bitirmeye çalışan kopmuş bir kafa gibi günlerin içinden geçtim.."
Amy Hempel'in The Harvest romanında buldum az önce bu cümleyi. Ve ömrüm boyunca her ne okumuşsam bu cümleyi bulmak için okumuşum gibi hissettim. Henüz lafı bitmemiş bedensiz bir kafa gibi hissediyormuşum kendimi de bunu doğru sözcüklerle ifade edebilmeyi beceremiyormuşum meğer..

206.
Hüznün en soylu ifadesidir erkek suskunluğu. Söyleyecek bir sürü şeyi olan ama ya hepsini tükettiğinden ya da hiçbir işe yaramadığını gördüğünden, sözleri içinde boğup uzun uzun susan bir adam varsa etrafınızda sakın üstüne gitmeyin. Bir kadının suskunluğu bir sürü anlama gelebilir ve son derece korkutucudur. Fırtına öncesi sessizlik deyiminin vücut bulmuş halidir bu durum. Ciddi bir süre sessiz kalan bir kadının (tabi böyle bir şey mümkünse) suskunluğu öfkeden beklentiye, pazarlıktan alıp başını gitmeye bir sürü ihtimali içinde barındırır. Muhtemelen o, etkili bir darbeye hazırlanmaktadır içten içe. Oysa çaresizlikten kaynaklı hüznün susturduğu adam çoğu zaman diliyle birlikte beynini de susturur. Pazarlık yoktur, öfke yoktur. Çaresizlik vardır. Biraz da yorgunluk. Yıllarca annem sustuğunda ve (nadiren olurdu bu) babam konuştuğunda oh dedim ben. (Anne, seni seviyorum, ama bu örneğe ihtiyacım vardı. Yoksa sen yine konuş hep..)

207.
Son yarım saattir Martin Heidegger'in Varlık ve Zaman kitabıyla boğuşuyorum. Bilenler bilir sağlam ama sıkıntılı kitaptır. Aynı cümleyi beş kere okutur bazen adama. Yine öyle tıkayan cümlelerin birinde radyodan Müslüm babanın sesi geldi. Hayalle yaşarken gerçek dünyada/Zamanı içmişiz haberimiz yok.. Budur lan dedim, Heidegger'in anlatmak istediği de kitabın özeti de bu işte.. Fırlattım sonra kitabı bir köşeye, şarkıyı buldum internetten. Biliyordum zaten ama iyice emin oldum. Tek gerçek Türk Egzistansiyalistidir Müslüm baba..

30 Mart 2013 Cumartesi

BABA BENİ ONA GÖTÜR




Geçtim!
Dönüp sırtımı kalabalıklara
Kanayan yerlerime iki kat fondöten sürüp
(Baba beni makinist yap)
Gençtim, bilmiyordum o zamanlar
Gitmeye yeltenmenin gitmek demek olmadığını.
Şimdi bütün ağrırken, tırnaktan saç diplerime
Ağaramazken şafak ve ağlarken mütemadiyen
(Baba beni depresyona sok)
Doğru ne yanlış ne hepsi iç içe geçmişken
Sen varken tek güzel olan, bırakıp nasıl gideyim?
Geçtim!
Dönüp sırtımı kalabalıklara
Evim bildim seni, geçmişim ve geleceğim
Oralarda bir yerdeyken sen ve en güzel ihtimalken
Bir şey gelmiyor elimden
(Baba benim kafama sık!)
N'olur bana bir şey söyle ne yaptığımı bileyim
Ne eksikse sen tamamla, son derece yorgunum
Çok uykum var, öp beni, öpersen ne güzel uyurum

(Baba beni ona götür..)

YANLIŞLIKLA ÜZERİNE BASILMIŞ SALYANGOZLARA AĞIT


Hassasiyet onluk çiviyle
çakılmış olsa da alnıma
Ve hiç beklenmese de
bu tür incelikler benden
Bilhassa dikkat ettim ve
hiçbir şey istemedim
hiçbirinizden.
Bakın şimdi ben,
bir sürü ilginç özelliğimin yanı sıra
Savaşta ve barışta mütemadiyen
Trenlerinize kömür taşırım
-Beni rahat bırakın!-
Zabıt katiplerinize
ve zaptiyelerinize
ve zabıtalarınıza
Bir tek kötü söz etmem
-Beni rahat bırakın!-
Buradan ilan ediyorum,
bağışlıyorum tüm organlarımı
kimsesiz akreplere ve
sakat salyangozlara
N'olur sağken dokunmayın
-Beni rahat bırakın!-
Ayaklarımın altı ağrıyor
-Beni rahat bırakın!-
Bulvarlarınız sizin olsun
Kır gezmeleriniz
podyumlarınız
havuz başı sohbetleriniz
ve pavyonlarınız
Ara sıra yalvarır gözlerle
bakar gibi olsam da gözlerinize
Değil efendim öyle
Sakın inanmayınız
Bir ilintiye ilişkin
içli içli inlesem de
İlişmeyiniz bana
Beni rahat bırakınız..