Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Ağustos 2012 Cuma

Manyağız Biz..



Aşağıdaki metin bir Şubat akşamında paylaşılan bir ‘facebook durum gönderisinin’ ardından gönderinin sahibi ve aşağıda adı geçen takipçilerin içine şeytan kaçması sonucu birbirini takip ederek yazılmıştır. Edebi bir amaç (en azından burada paylaşıldığı esnada) gütmemektedir. Bu metni okuduğunuz şekliyle hazırlayan -haymatlos, diğer iki yazara bir jest ve sürpriz yapmak amacı taşıdığı için izin almaksızın hareket etmiştir. Her ne kadar kaynak bildirmeye özen gösterildiyse de diğer iki yazarın herhangi bir rahatsızlığı veya bir şikayeti durumunda gönderi silinecektir.

I.

“Beş yaşındaydım henüz ve kelimenin tam anlamıyla ne olduğunu o zamanlar kavrayamayacağım varoluşsal bir ikilemin ortasına düşmüştüm. Sınıfta kimseyle konuşmuyor, kirden birkaç kere mutasyona uğramış sıraya kafamı gömüp öğlene kadar son zilin çalacağı anı bekliyor eve gider gitmez de bulabildiğim herhangi bir kuytuya çekilip ertesi günün gelmesini bekliyordum. Bütün hayatım yapmak istemediğim şeyleri yapma zamanımın gelmesini beklemekle geçecekti sanki. Nefret etmek kelimesinin tam karşılığı o an benim hissettiklerimdi. Okuldan nefret ediyordum. Ucube öğretmenlerinden, arkadaş denilen tek hücrelilerinden, kirden canlı organizmalara dönüşmüş sıralarından, beton yığını bahçesinden,iğrenç griliğinden, küflenmiş duvarlarından, keskin amonyak kokan tuvaletlerinden.. Hasta olup okula gitmediğim zamanlar mutluluktan delirecek gibi oluyordum. Bütün gün yatakta yatıp hiçbir şey yapmamadan sonsuza kadar mutlu mesut yaşayabilirdim. Zaten çelimsiz olan vücudum iyice zayıf düşmeye, benzim hızla sararmaya başlamıştı. Evdekiler bile fark etmişti artık, ortada geçici bir uyum sorunundan daha ciddi şeyler vardı. Aslında durum öyle ümitsizdi ki ancak bir mucize işleri yoluna koyabilirdi..”

-Ali Lidar, 3 Şubat 21:13 / https://www.facebook.com/alilidar

II.

“Yapmaya çalıştığım her iş önünde ya da sonunda elime patlıyordu, en iyi becerebildiğim şey yemek, içmek, uyumak ve uyanmak ve uyanır uyanmaz sigara yakmaktı. Arada sırada çalan müziğe akıl sır erdiremiyordum. Optik oyunlarla da işim olmazdı, bakkala gitmekle de içimdeki sıkıntı gitmeyince, raftan güzel bir kaset seçtim ve teybe taktım, çal dedim. Kaydın başladığı bölümüne gelinceye kadar bandın, suskunluk, sessizlik, can sıkıntısı, kasetçaların motoruyla döndürülen kasnaklara baktım, gözüm daldı. Ta ki, çalmaya başlayana kadar. Ben, ne kadar ünlüyüm diye düşündüm…”

-Muhittin Aykut Duru, 3 Şubat 21:18 / https://www.facebook.com/muhittinaykutduru

III.

“Babamın boş zippo benzini kutusu elime geçti sonra. Kendime ilkel bir telsiz yapıp uzaylılarla temas kurmanın yollarını aramaya başladım. Epeyce oyaladı bu manyaklık ben. Az kalmıştı yakında uzaylılara sesimi duyuracak, küçük bir gemi göndermelerini ve etrafımdaki geri zekalılardan beni kurtarmalarını isteyecektim. Neredeyse sonuç alacaktım ki bir gün okuldan eve geldiğimde telsizimin yerinde olmadığını gördüm. Anneme seğirttim hemen ve bağırmaya başladım. Anee, telsizim nerede? Canım annem teneke kutularla oynamama çok üzülüyormuş. Pazardan iğrenç mavisi plastik bir telefon almış telsizimi de çöpe atmış. Omuz silktim, istemiyorum dedim, Yasin oynasın telefonla. Anne baba kafası işte bir yere kadar çalışıyor. Kablosu olmayan bir telefonu kullanarak uzaylılarla nasıl iletişim kurabilirdim ki? O zamanlar cep telefonu icat edilmemişti henüz. Ben de kaderime razı olup mahallede kedi kovalamaya karar verdim..”

-Ali Lidar, 3 Şubat 21:30

IV.

Kendilerini kovalarken yere düşüp dizlerimi parçaladığım kediler büyük bir şefkatle kanayan yerlerimi yalama alışkanlığı kazanınca artık uzaylıların beni irtibat kurmak için yeterli gördükleri kanaatine vardım. Gel gelelim uzaylılarla iletişmek eskisi kadar cazip degildi. Akacak iki damla kanım vardı ve tüm telaşımın sebebi olan bu iki damla sayesinde tüm halkı, ordusu, vergi mükellefleri ve yönetmeye meyyal herkesin görmeyi cok istediği unsurları sadece kedilerden mürekkep bir imparatorluk kurabilirdim. Bunu yaparken, “sokak köpekleri kaldırımlara sıçtığı sürece yaşamaya değer bir hayat umudu her zaman vardır” gibi aforizmalarla duvarlara dadanan rejim karşıtı asiler edinir ve umursamazdım onları. İmparatorum olm boru mu?

-Haymatlos, 3 Şubat 23:57

V.

“Diye düşünüp kendi kendime hayaller kurarken zaman geçti tabi.. Sonra iktidarlarının tehlikeye düştüğünü gören yöneticiler Cıa’nın da desteğini alarak Satanizm denilen bir tarikat kurdular. Satanistler arkalarındaki derin devletin de gazıyla sokaklarda kedi avına çıkmaya başladılar. Dostlarımın patileri ve ve kendi tırnaklarımla sıfırdan inşa ettiğim imparatorluk avuçlarımdan kayıyordu. Biraz daha devam etseydim kedi ırkı sonsuza dek yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yapacak bir şey kalmamıştı. Çaresiz kedilerle kurduğum hayalleri silerek sokaklarda kız kovalamaya başladım..”

-Ali Lidar, 4 Şubat 00:30

VI.

İlk zamanlar acemilikten kaynaklı sıkıntılar yaşamadım değil ama sonra biraz toparladım. Kızlarla yapılan kovalamacada onları yakalayamamak ve onları ulaşılamayan ve ulaşılamayasıca bir yerde kristalize etmenin nasıl da rasyonel olduğunu anlamak için kovaladığımı yakalamamı ve hatta bir müddet sonra onların kovaladığı varyasyonlara izin vermemi gerektiren ironi doğal olarak bana hayatımın en sürreel evresini deneyimletti. Bu süreçte gördüm ki ‘kız’ isimli fenomen/olgu/mefhum (bunların üçü aynı şeydir fakat bir kız bunları şeksiz gümansız bir inançla peşpeşe kullanabilir) evet kız denen dalga geçmişte bıraktığım bir hesaplaşma imiş. Evet canlar, aslında hala başladığım yerdeymişim: Uzaylılar benimle iletişmek çabalarından vazgeçmemişler ve ben imparatorluğumda bir miktar kaçak çay ve bolca mırıltıdan meşruiyet alan bir saltanat sürerken onlar adına ‘kız’ dedikleri bir lisan icat etmişler. Tüm kriptolojisini düzenledikleri, etimolojik, semantik ve sintaks ayarlarını verdikleri laboratuvarlar cok yakınımızda, Venüsteymiş üstelik. Değişik bir dildi bu ‘kız’. Bir kere “anlatımın akışını bozan cümleyi bulun” tarzı sorulara malzeme olabilecek kadar seri konu geçişleri oluyordu ve bu cümleler arasında bağlaç olarak soru cümlelerini kullanıyorlardı. İlginçtir ki bu özelliklerini android işlemcili cihazlara nispet edercesine her lisana uyarlayabiliyorlardı. Uzaylı yapıyo işte kardeşim. Bence uzaylılarla Japonlar bi kapışmalı yani. Neyse, bide bu kız dediğimiz dil bildigin ete kemiğe bürünmüştü tırstım ilk başta zaten. Sonra bu kızların trip diye bi lehçesi var ki ne siz sorun ne ben anlatayım. Tek diyebileceğim Al Bundy reyizin tavsiyesine uymak gerek: “ömrünün önemli bir kısmında her ay 1 hafta boyunca kan kaybeden ama yine de ölmeyen bi yaratıktan korkmalısın evlat” demişti üstad. Bir ara düşünmedim değil: lan yoksa küçükken o zippo tenekesiyle kafa oldum da ondan mı oluyo bunlar diye. Hatta belki ben şu an hala evin bi odasında yanımda zippo tenekesi ve suratımda anlamsız bir ifade eşliğinde halüsinasyonda olabilirim.

Bu tanımlanamayan ve kafayı sıyırma sebebi deneyimlerden sonra dönüp uzaylılara dedim ki: dilinizi anlıyorum ama konuşamıyorum.

-Haymatlos, 4 Şubat 02:07

Şubat 2012

9 Ağustos 2012 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 138-140..

138.
Kim? Kahramanım kim diye soruyorum kendime. Öyle ya herkesin bir kahramanı vardır illa ki, benim kahramanım kim? Pat diye cevap vermek zor buna, üzerinde biraz düşünmek lazım.. Galiba kahramandan ziyade kahramanlarım var benim. Başta babam.. Benim en büyük kahramanım. Hemen sonra da Selim Işık.. Tutunamayanların prensi. Gerçi genelde kahramanlar önemli işler başaran mühim insanlardan seçilirler. Benim kahramanımsa yaşamak dahil hiçbir işi sonuna kadar götürememiş, kendisine anlayışlı bakışlarla yaklaşıp tuhaf bakışlarla ayrılan insanların arkasından nasıl davranılacağını hiç bilememiş, dünyanın en kırılgan, en naif ve en yalnız insanı. Ölümü bile üzmüyor. Tuhaf bir gülümseme yayılıyor suratıma, kitabı her yüz bilmem kaçıncı okuyuşumda.. Üçüncü kahramanım Holden Caulfield.. En kral arkadaşım. Salinger'in tek romanının yeni yetme kahramanı. Selim en büyük kahramanımdır evet ama Holden kadar yakın hissetmiyorum onu kendime. Bir tür aziz çünkü Selim, bizden biri değil. Bambaşka bir dünyanın adamı.. Holden'da ise kendimi görüyorum biraz. Masumiyetin kayboluşunu yaşayan ve hazmedemediği için kısa hayatına akıl hastanesinde devam etmek zorunda kalan bir tür geçmiş zaman tutunamayanı.. Başka diyorum, başka.. Oblomov geliyor aklıma, Raskolnikov, G.Samsa, Zebercet.. Ve hepsinin ortak noktası. İnsanlara güvenerek yola çıkmışlar ve insanlar onların güvenini sürdürecek hiçbir şey yapmamış. Ve o kadar naifler ki onlar, bu durumla mücadele etmeye bile çalışmamışlar. Kabullenip bu hali, kendi kabuklarına çekilmek, kendilerinden eşya, zaman ve başka hiçbir şey haberdar olmadan bir köşede kayboluvermek olmuş yaşamdan tek beklentileri. İnsanlar buna da izin vermemişler ve onlar buna bile karşı çıkamamışlar.. Onlardan geriye kocaman hayal kırıklıkları kalmış o kadar..

139.
Arthur Nersesian'ı bilenler bilir. Fuck Up, üzerine sayfalar dolusu şeyler yazılabilecek muazzam bir kitaptır. Ama şu an Arthur'u övmek yerine kitaptan minicik bir parçayı tekrarlamak istiyorum sadece..
"-Mazoşist misin?
-Hayır.
-Her gördüğümde seni yaralanmış görüyorum.
-Kader sadist."

140.
Var mıdır hesaplayacak denklem iç acılarımızın toplamını?



30 Temmuz 2012 Pazartesi

Münasebetsiz Şiir..

ışığın kırıldığı yerde göz yaşının ne hükmü var
nasıl da dönüyor gün farkımızda bile değil
bu karıncalar bu otlar hepsinin var bildiği
ben küçüğüm dünya büyük aklım bir türlü ermiyor
şu saatte kim bilir kaç japon işe gidiyor
kaç nepal'li tapınakta kaç çad'lı aç kim bilir
yalnızken bile kocamanken burası işte bu dünya
ve herkes bir dünyayken.. off kaç milyar dünya var
ağaçlar var sonra kuşlar hamam böcekleri falan
herkesin işi gücü var herkes kendisiyle meşgul
yalnız ben mi azadeyim her türlü meşguliyetten
aslında bir bok bilmezken artistliğin ne alemi var?

15 Temmuz 2012 Pazar

Tesirsiz Parçalar 137..

137.

Bu kez ben haksız değilim bu kez sen beni dinle
sana hak verip durmaktan onurumu sakatladım
çizik vidaymışım meğer sen yıldız tornavida
ne sağa dönebildim ne sola
hırpalandığımla kaldım
söyleyecek laf çok sende şöyle kafanı çevirip
yanlışlıkla baktığın kuşları bile ağlatırsın
bakma bana konuşma da kal öyle kıpırtısız
cehennemin dibinde metal şezlong kiraladım
ben gidiyorum artık kalanlara anlatırsın..

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 136..

136.

Öfkeliyim Gölge. Biraz daha somut bir şey olsan seni bile çiğneyip geçecek kadar öfkeliyim. Keyfin yerinde tabi, senin bir bedenin yok. Bense hem gövdemle hem de seninle uğraşmak durumundayım. Ve onlarla.. Onlar; birbirleriyle oyuncak gibi oynayıp sıkılınca bir kenara fırlatanlar, gecekondularından en afili kıyafetleriyle fırlayıp iliştikleri bar taburesinde kızların memelerine bakıp birayla birlikte ağızlarının sularını içenler ve memelerini her türlü bakılmama ihtimalini dışarıda bırakacak kadar arsızca sokağa salanlar, kapı önü değnekçileri, çiçek satan şoparlar, bir bok satmayıp para dilenen çocuklar, sevdiklerine açılamayanlar, masaya kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, tepeden tırnağa tere bulanmışken etrafa sahte gülücükler fırlatan garson kızlar, kafaları güzelleştikçe vahşi batının hızlı kovboyları edasıyla cep telefonlarına saldırıp zavallı mesajlar yazan egosu çürümüş mahluklar, ucuz hayaller, iğrenç pazarlıklar ve kalabalık ve gürültü ve duman ve et ve ter ve korku.. Korkuyorlar aslında Gölge, hepsi birer korkak. Yalnızlıktan korkuyorlar, unutulmaktan
Fark edilememek korkusu ödlerini koparıyor. En aşağılık ilgi bile yok sayılmaktan daha iyi geliyor onlara. Çünkü biliyorlar ki gerçekten yalnız kaldıklarında kendileriyle hesaplaşmaya başlayacaklar ve hiçbiri bunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü değil. Ve ben Gölge bunları gördükçe deliye dönüyorum. Avaz avaz bağırmak istiyorum, siktirin gidin bir ağaç kovuğu bulun kendinize bir mağara bir oda bir her neyse işte gidin kapatın kendinizi.. Ama yapamıyorum. Kimselere bir şey söyleyemiyorum. Sonra da işte böyle kendime sarıyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor Gölge. Kalabalıkların arasında sabun köpüğü gibi dağılıp bu saçma sapan kompozisyonun bir parçası oluverecekmişim gibi geliyor, korkuyorum. Dağılıyorum aslında Gölge, kendi kendime, yavaş yavaş, öfke içinde küçülüp dağılıyorum..

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Hayatın Provası Olmaz!

Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim..

10 Temmuz 2012 Salı

Tesirsiz Parçalar 135..

135.

"Hayatın provası olmaz" demişti bir gün, yerini ve gününü hatırlayamadığım, zamanın ve mekanın birinde . Yıllar sonra, belki de o ana dair başka her şey aklımdan çıkmışken birden bire aklıma geliverdi o üç enteresan kelime. "Hayatın provası olmaz.." Üzerinde hiç durmamıştım o zaman. Sahi ne demek istemişti? Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz diyen Herakleitos gibi hayatın sürekli akıp giden bir diyalektiği olduğundan mı bahsetmek istemişti acaba? Şimdi burada olsa da açıklasa keşke. "Hayatın provası olmaz." Sahi, ölüm prova edilebilir mi?