Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

7 Eylül 2011 Çarşamba

İnevitable Humor !

Ucuz hayatların anlatımı da ucuz oluyor
Al sana pulp mı pulp fiction ister oku ister ağla
Aklımda sen de olsa yanımda hep başkaları
Kendi iradesini dayatıyor işte hayat
Ve galiba haklı Sören Kierkegaard !!

Soylu iç çekmeler asil aşk acıları
Hepsinin sınırı artı bir duble daha rakı
Bildiğim küfürlerin yarısını savurmuşken
Bir ayıba son verir gibi karşılaşınca gülümsemek
İkimize de yakışmıyor en iyisi görmezden gelmek

Beni anladığını söylemen teknik olarak mümkün
Acılarımızın aynı kapıya çıkması da muhtemel
Ama aramıza giren bir kaç insan bedeni
Yalanlar ve aldatmalar ve İnevitable Humor
Ve güzel olan ne varsa parçalamaya muktedir bu eller.
Bu ellerle tekrar okşasam saçlarını
Kaç tas su olup biten her şeyi temize çeker?

Tesirsiz Parçalar 70..

70.

Güneşin batmaya üşendiği kıyıdan
Tanrım dedim Allaha kafam nasıl karıştıysa
Tanrım dur Tanrım duy Tanrım iyi değilim
Tanrım sorsana anneme ilaçlarım nerede?
Uydumdu uyandımdı elimde Carlsberg kutusu
Kalktı önümden perde aktı zaman bir yandan
Merasimle uğurladık Savaronayı
Enveriye tren istasyonundan
Şezlong dolusu ejderha ulurken bir ağızdan
Yes'li Oh'lu my'lı god'lı beynelminel orkestra
Medeniyet dediğin çok faktörlü güneş kremi
Ve sevgilim tatilde bikini giymesin değil mi?

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Tesirsiz Parçalar 69..

69
Geçip giden şeyler var bir de hiç geçmeyenler
Düzelmez kalp iltihabı ve sancısı vesaire
Yanımızda olmayanlar en çok andıklarımızsa
Ne öğrendik bu hayattan? Mazi kirli çamaşır sepeti
En çabuk paslanan demir neden tren rayıdır?
Çünkü birileri o trene biner ve gider
Ve geride kalanın ilk damla gözyaşı
Rayların üstüne düşer
Çünkü evrensel bir lanet çünkü gidip dönmemeler
Ve bütün yarım kalmışlıkların zaruri suç ortaklığı..

30 Ağustos 2011 Salı

Bayramlık Ayakkabı..

- İkisine birden alamayız. Yasin’e öbür bayramda almadık mı daha yeni sayılır onunkiler. Ali’ye alalım ona da okullar açılırken alırız
- Fahri, ucuzundan da olsa alacaksak ikisine de alalım, yoksa ağlar durur akşama kadar.
- Ağlarsa ağlasın zar zor yetiştiriyoruz zaten. Ayakkabısı varken bir tane daha almanın ne alemi var. Ona da sonra alırız işte.
- Peki.

Babamla annem konuşuyorlar. Uyudu sandılar bizi ama uyumadık. Daha doğrusu ben uyumadım Yasin çoktan sızdı. Duysa konuşulanları ortalığı kırar geçirir. Uyusun uyusun. Aslan babam, ayakkabı alacak bana. Yarından sonra bayram..
Ben yedi yaşındayım Yasin altı. Bir de Veysel var ama o daha bebek, henüz ayakkabı kullanmıyor. Bugüne kadar bana ne alındıysa aynısından Yasin’e de alındı. O küçükmüş o yüzden ona da alınmazsa ağlarmış. Ama aynı durum benim için geçerli olmuyor genelde. Ona alınan şeylerin aynısından bana pek alınmıyor. Ben abiymişim, ayıpmış kardeşimi kıskanmam. Yedi yaşındayım lan manyak mısınız ne abisi demek geliyor içimden ama anne baba işte denmez ki. Neyse. Yarın çarşıya çıkacaklar. Pantolonlarımızı geçen hafta almışlardı yarın da evin bayramlık ıvır zıvırıyla benim ayakkabımı almaya gidecekler. Aslında normal şartlarda ben de gidip ayakkabımı kendim seçmek isterdim ama Yasin’i kıllandırmanın alemi yok. Hem yeni bir ayakkabıyı beğenmeme gibi bir durumum nasıl olabilir ki?
Akşamüzeri geldiler ve ellerindeki poşetlerin birinde bana aldıkları ayakkabı vardı. Ben hayatım boyunca bu kadar güzel ayakkabı görmedim. Gerçekten çok mu güzeldi yoksa Yasin’le ikimize değil, sadece bana alınan hatırladığım ilk ayakkabı olduğu için mi bana öyle geldi bilmiyorum. Ama güzeldi işte, çok güzeldi. Kutuyu kaptığım gibi salona fırladım. Yasin dışarıdaydı. Ve ben gardımı almış bekliyordum Yasin gelecek ayakkabıları görünce önce babamlara ağlayacak, babamdan azarı yedikten sonra da yanıma koşup saldıracaktı. Saldırsın bakalım..
Yasin eve geldi. Doğruca salona girdi ve girer girmez de ayakkabılarımla burun buruna kaldı. Tabi bunda benim ayakkabıları başımın üstünde tutmamın da büyük rolü olmalı. Ulan ne piçmişim ha. Gözlerinin içine bakıyordum, o da önce ayakkabılara sonra bana baktı. Ve hiçbir şey söylemeden çıktı. Tamam dedim içimden, şimdi kıyamet kopacak. Ama dakikalar geçmesine rağmen çıt bile çıkmadı. Merakla salondan çıktım ve küçük odadan gelen televizyonun sesini duydum. Yasin orada öylece oturmuş televizyon seyrediyordu. Hesapta o sinir olacaktı ama kayıtsızlığı beni sinir etmişti. Yanına oturdum, ayakkabılarım da elimde tabi..
- Baak, ayakkabı almışlar bana
- Gördüm.
- Sana almamışlar ki
- Sus oğlum biliyoz seni daha çok seviyorlar
- Nerden biliyon, ayakkabı aldılar diye mi?
- Oğlum annem sana hep babam demiyor mu zaten? Onun babasının adı Ali, babamın babasının adı da Ali tabi seni daha çok severler bilmiyom mu sanki ben?
Haydaa. Sözde herife nispet yapacaktım ama adam iki lafla resmen ağzıma sıçtı. Ne diyeceğimi bilemedim.
- Oğlum mal mısın? Seni de seviyorlar tabi. Seninkiler yeni diye almamış babam. Okullar açılınca da sana alacakmış.
- Ya bi siktir git televizyona bakçam ben.
Yapacak bir şey yoktu. Salona gittim tekrar. Ayakkabı da gözümden düşüverdi birden. Galiba o kadar güzel değildi. Evet ben de biliyordum annemle babamın beni daha çok sevdiğini ama Yasin anlamıyor zannediyordum hep. Anlıyormuş meğer.
Bütün gün ve gece hiç konuşmadı benimle. Ben de pek üstüne gitmedim. Zaman geçtikçe içim acımaya başlamıştı. Evet babamlar beni daha çok seviyorlardı. Ve bu beni hiç mutlu etmiyordu. Keşke ikimizi de aynı sevselerdi.
Geçen bayram babam Yasin ben beraber gitmiştik bayram namazına. O sabah da erkenden kalktım babamla birlikte. Abdest aldım, sonra Yasin’in yanına gittim. Ama kalkmadı. Siz gidin gelmiyorum ben dedi. “baba” dedim “Yasin kalkmıyor.” Olsun oğlum dedi hadi biz gidelim. İçimde kocaman bir buruklukla ve ayağımda yeni ayakkabılarımla camiye gittik. Namazımızı kaldık ve ayakkabılığa yöneldim. Evet, tahmin edileceği gibi ayakkabılarım yoktu yerinde. Yırtık bir terlik bırakıp ayakkabılarımı uçurmuş mahallenin piçleri. Babama baktım, o da bana baktı “ ee” dedi “olacağına bak, eskilerle gelseydin ölür müydün?” Tabi ölmezdim ölmesine de uğruna kardeşimi sattığım ayakkabılarımı da giymek istemiştim işte ne bileyim.
Eve geldik. Babam anahtarı çevirmeden kapı açıldı. Yasin yüzünde kocaman gülümsemeyle açtı kapıyı.
- Baak, bana da almış oğlum babam..
İki elinde birer ayakkabı teki öylece bana bakıyordu Yasin. Canım babam ya. İçine sinmemiş. Akşam biz yattıktan sonra çarşıya gidip Yasine de almış aynı ayakkabıdan. Güldüm. Ayaklarıma baktım, yırtık terlikler vardı. O da aynı yere baktı. Sustu bir süre. Çok üzgün olmam lazımdı ama üzülmedim. Hatta sevindim. İkimizi de aynı seviyorlardı işte. Galiba o sabah o kapının önünde gerçekten abi olmuştum ben. Mutfağa geçtik, annem kahvaltıyı hazırlamış. Sofraya oturduk. Bir ara kulağıma eğildi Yasin;

- Boşver oğlum üzülme aynı ayakkabı zaten, bir gün ben giyerim bir gün sen giyersin kimse anlamaz..

Ağlamak Anlamaktır..

O kadar güçsüzüm ki sesim bile çıkmıyor
Saat üçtür belki dört uyusaydım ya keşke
Uyanmaktan korkmasam yüz yıl uyurum sanki
Ağaçlar, evler, kuşlar bile uykuda
Bir garip, bir tuhaf, bir huysuzum ki sorma.
Sana söyleyemediklerimi bak gaybına söylüyorum
İçinden konuşma!
Bu yeryüzü bu gökyüzü iyi güzel amenna
Her işte bir hayır var doğru bunları geçmeyelim
Ama bıktım artık şerden hayır damıtmaktan
Misal şimdi yan yana uyumak var
Uyumamakta hayır var da
Uyumakta ne mahsur var
Bir güzel olsak ya senle bu anlaşmamazlıklar niye
Secdelere küs alnımda bir kara bir kara
Kalksak gitsek ya şimdi
Belki Abant olur belki Porsuğun kenarı
Bayram namazından sonra
Ben anlatsam sen anlasan beraberce ağlasak
Ağlamak anlamaktır benimle ağlasana..

29 Ağustos 2011 Pazartesi

İçinden Çıkamadığım Sorular..

* Neden insanlar mandanın zavallı yavrusunu hain bir sineğe kaptırdıktan sonra arkasından ağlamasına delirmiş gibi göbek atarak tepki veriyorlar?

* Büyüklerimizin ellerinden küçüklerimizin de gözlerinden öpeceksek yaşıtlarımızın neresinden öpeceğiz?

* Dört yanlış bir doğruyu götürüyorsa neden binlerce doğru tek bir yanlışı ortadan kaldıramıyor?

* Kışın göl donduğunda Central Park’taki ördekler hangi cehenneme gidiyorlar?

* Avukatlar Av. Ali Lidar, Doktorlar Dr. Ali Lidar yazdıklarında çok havalı oluyor. Ama Öğr. Ali Lidar yazdığım zaman komik duruyor işte. Neden lan? Bu kadar mı boktan bir iş yapıyoruz biz?

* Işık hızıyla giden bir araba farlarını yakarsa ne olur?

* Yanlışlıkla aranan numaralar neden hiç meşgul çalmaz?

* Neden beni beğeneni ben beğenmem benim beğendiğim beni beğenmez yoksa ben zurna mıyım ha?


27 Ağustos 2011 Cumartesi

Sayıklamalar - 1

* Kim olduğunu şu an hatırlayamadığım bir yazar şuna benzer bir şey söylemişti. ‘İyi ki kırk yaşıma kadar Dostoyevski okumamışım. Yoksa asla kitap yazmaya cesaret edemezdim.’ Ben okudum maalesef. Lisede okudum Dostoyevski’yi. O yüzden de asla kitap yazamayacağımı çok iyi biliyorum..

* Hiçbirimiz, hayalimizdeki insanın hayalindeki insan değiliz sanırım. bu geç kalışların başka açıklaması olamaz çünkü..

* Beni terk ettiği için ondan, beni anlamadıkları için onlardan ve elimden hiçbir şey gelmediği için kendimden nefret etmeye başladım. Hatta bir ara bölündükçe çoğalan bu öfkenin içimdeki aşkı bile alt ettiğini düşündüğüm oldu. Ama tüm bunların zavallı birer savunma mekanizması semptomu olduğunu o kadar iyi biliyordu ki bir yanım, içten içe beni yiyip bitiren sızı tek bir gün bile azalmadı..

* Sonra biri çıkar ve seni mutlak bir isabetle anlayabileceğini, anlatabileceğini düşündürür. Ama olmaz hiç.. Hayat denen şeyin her yeni insanla yeniden sıfırdan başlaması ne büyük bir saçmalık aslında..!

* Olur olmaz zamanlarda 'sakin ol' diyen insanlardan nefret ediyorum. Bence insanların en kendileri gibi oldukları anlar öfkeli oldukları anlardır. Cinnet geçirip adam kesecek halimiz yok sonuçta. Biraz bağırıp, küfredip belki ekstradan bir iki tabak çanak kırıp rahatlıyoruz işte bir şekilde. Böyle ak sakallı dede gibi sağdan sağdan gelip 'sakin ol' diyen tiplere arkadaş falan demeden fütursuzca saldırmak istiyorum..

* Mutluluk ve mutsuzluk arasındaki fark 1.75 tl.. Valla bak. Ne kadar üzgün olursam olayım bir şekilde elime Kinder Sürpriz yumurta geçtiğinde güzelce soyup, çikolatasını ve parmaklarımı yalayıp, kutudan çıkan oyuncağın parçalarını birleştirip masamın üzerine koyarak gülümseyebiliyor ve vay arkadaş diyorum, hayat o kadar da boktan değil. Peki, gerçekten işe yarıyor mu? Evet. En azından yarım saat..

* Özlemek dünyanın en alçak duygusu. Düşünmemek bir yere kadar mümkün olabiliyor, oyalıyor insan kendini bir takım saçma sapan uğraşlarla. İnsan birini düşünmek istemiyorsa tam olarak beceremese bile epey uzun bir süre erteleyebiliyor bunu. Ama özlüyorsa onu, her an özlüyor, her saniye. Tepeden tırnağa özlüyor, bütün hücreleriyle..

* "Bazı sözler, yürekteki buz tabakalarını, ne kadar kalın olurlarsa olsunlar, birkaç saniyede kırarlar. Katılığın sarsılmaz kalelerini birdenbire çökertirler, duygusallığın önünde yükseltilmiş duvarları yıkarlar.." Şu an aklımdan geçen tek bir söz var. Gözünün içine bakarak ve ömrümde ilk kez yalvararak söylemek istediğim tek bir söz.. "Elimi bırakma.." "Önce elimi tut, ve sonra hiç bırakma.."

* Sevgililerim tarafından farklı bahanelerle terk edildim hep. Ama bana en çok koyan bahane 'artık beni heyecanlandıramıyorsun' oldu.. N'apcaktım lan, bungee jumping mi yapacaktım, Afrikaya safariye mi götürseydim seni, geceleri Spider Man'a dönüşen Peter Parker mıyım da maceradan maceraya koşayım ben .mına koyim. Kim olduğum ne olduğum belli baştan heyecanlanıp sonra heyecanlanmıyorsan git tedavi ol bana ne!