Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
29 Ağustos 2010 Pazar
Tuhaf..
Neden böyle oldum ben? Bilmiyorum belki de böyle doğdum. Yok yok biliyorum böyle doğmadım aslında. Daha doğrusu annem biliyor böyle doğmamışım. Başlarda her şey yolunda gidiyormuş. Ama daha sonra değişen koşullar yüzünden yoldan çıkmış olabilirim. "Bu çocuk bir tuhaf" lafını ilk kez ne zaman, kimden duydum hatırlamıyorum. Ama zamanla öyle çok söylenmeye başladı ki kabul etmek zorunda kaldım, evet "bu çocuk bir tuhaf".. Susadığını söyleyen kardeşime koşarak çamaşır suyu getirip içirdiğimde ve ses tellerinin birazcık yanmasına neden olduğumda annemin gözlerinde gördüğüm dehşet ; kibritlerin uçlarındaki yanıcı maddeyi teker teker kazıyarak elde ettiğim cephaneyi karınca yuvalarına akıttıktan sonra inceltilmiş kağıt marifetiyle ateşi yuvanın içine sokup yanmasını seyrederken ve zafer naraları atarken etrafta beni izleyen çocukların birer ikişer kaybolması; elimdeki muza yiyecekmiş gibi bakan komşumuzun kızını siktir git benim muzum bu diyerek kovaladığımda sesleri duyan babasının bana doğru gelirken çıkardığı kükrememsi ses ve daha pek çoğu.. Evet insanlar sadece sözleriyle değil bakışları, davranışları ve çıkardıkları anlamsız sesleriyle bile belli ediyorlardı "bu çocukta bir tuhaflık" olduğunu. Zamanla yakın çevremden orta-uzak çevreme kadar pek çok alanda tuhaflıklarım anlatılmaya başlanmıştı. Anne babalar çocuklarının benim gibi olmaması için onlara nasihatler veriyor, yaptığım tuhaflıklardan yola çıkarak nasıl normal çocuk olunacağını ve normal çocuk olmadıklarında başlarına neler gelebileceğini benim üzerimden uygulamalı olarak gösterebiliyorlardı. Tamam tamam biraz abartıyorum belki, ama buna yakın şeyler yaşandığından eminim. İçinde bulunduğum her ortamda tuhaflığım çabucak farkediliyordu. Peki ben tuhaf olduğum için mi herkes bana tuhaf diyordu yoksa herkes bana tuhaf dediği için mi ben tuhaf olmuştum. Freud sağ olsaydı da bir baksaydı keşke. Neyse olan olmuş zaten. Ama bir şeyi bütün insanlığın kabul etmesi gerekiyor. Tamam ben tuhaftım, ama bazen hiç kimsenin başına gelmeyen tuhaflıklar da benim başıma geliyordu. Şimdi bunların detayına girmek istemiyorum ama çoğu zaman bir yerde birinin başına olmayacak bir şey gelecekse o kişi hep ben oldum. Saatlerce bekledikten sonra tam sıra sana geldiğinde konser biletinin bitmesi gibi bir şey bu; ya da Atm deki son parayı önündeki adamın çekmesi gibi bir şey.. Buna benzer durumların zaman zaman herkesin başına geldiği gibi seninde başına gelmesi tesadüftür, sık sık başına gelmesi şanssızlık, sürekli başına gelmesi ise.. Evet onun adı tuhaflıktır işte. Şimdi ben tuhaf olduğum için mi buna benzer şeyler hep benim başıma geliyor ya da buna benzer şeyler hep benim başıma geldiği için mi ben tuhaf biri oldum. Aman be Freud, ne kadar da zamansız ölmüşsün öyle. Bu işi çözsen çözsen sen çözerdin.
28 Ağustos 2010 Cumartesi
27 Ağustos 2010 Cuma
Rüya öldü.. Sen gittin..
Sığınabileceğim bir yenilgi bile yok. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Keşke büyük yanlışlar yapsaydım sana. Yanlışlıkla başlamıştı oysa hikaye. Sonra ben her şeyi doğru düzgün yapmaya çalıştım. Düzgün bir adam olayım istedim ilk kez. Öyle şeyler yapayım ki benimle gurur duy. Kafan hiç karışmasın, bir an bile tereddüt etme. Olmadı.. Benim kendimde beğenmediğim ne varsa seni onlar baştan çıkarmış meğer. Ben derleyip toparladım derken kendimi, "sen artık başka biri oldun" dedin ve gittin. Büyük kavgalar etseydik keşke seninle. Küçük tartışmalarla törpüleyip bütün öfkemi, yordum başından beri kendimi. Sonra asıl meseleye geldik. Ama benim kavga edecek gücüm kalmamıştı. Ben sustum, sen gittin. Günün birinde alıp başını gideceğinden çok korktuğumu söylemiş miydim sana? Ama sen zaten biliyordun bunu, bildiğin halde gittin. Rüya'ya da en çok ölümden korkutuğumu anlatmıştım. O zamanlar ölümden korkuyordum ben. O da bunu bildiği halde öldü. Tabi bu ölümün hesabını soramadım kimseden. Senin gitmene de karşı çıkamadım. Ve sen benim sana karşı çıkamayacağımı, çünkü bunu beceremeyeceğimi biliyordun. Beni yalnız bıraktığın için fazla üzgün de görünmüyordun. Ölenlerin, yaşadıkları için yaşayanlara acımadığı gibi.. Yaşayanlar ölenlerin arkasından üzülür mü yoksa utanır mı merak etmişimdir hep. Sanki ölenin arkasından yaşamaya devam edenler kimseye belli edemedikleri bir utanç içinde gibidirler. Mezarlık ziyaretlerinin olabildiğince seyrek ve kalabalık yapılması da bununla ilgili sanki.Utançlarını kalabalık içinde saklamaya çalışıyor gibiler. Sen öldün.. biz yaşıyoruz.. aslında çok üzgünüz.. Ama hayat devam ediyor -uykumuz geliyor-karnımız acıkıyor-sevişmek istiyoruz- para kazanmamız lazım.. Tıpkı bir zamanlar seni sevdiğimiz gibi sevdiğimiz başkaları var artık hayatımızda. Seni unutmadık. Ama fırsat bulamıyoruz bir türlü gelmeye...
Vazgeçtim artık doğru düzgün bir adam olmaya çalışmaktan. Rüya öldü.. Sen gittin.. ben.. kaldım.. İkinize de engel olamadım. Şimdi çok üzgünüm desem.. Ya da demeyeyim en iyisi bir şey, boşver..
Vazgeçtim artık doğru düzgün bir adam olmaya çalışmaktan. Rüya öldü.. Sen gittin.. ben.. kaldım.. İkinize de engel olamadım. Şimdi çok üzgünüm desem.. Ya da demeyeyim en iyisi bir şey, boşver..
Aşk problemlerimiz çözülmüştür artık..
Hayatta en hakiki mürşit ilimmiş hakkaten. Pozitif bilimlerle uzak yakın bağı olmayınca insanın bazı şeyleri geç öğreniyor haliyle. Ben yaşadıklarımın kendime özgü deneyimler olduğunu zannederdim oysa isviçrelibilimadamları durumu tamamen vücuttaki salgılarla açıklamış. Meğer hepimiz aynı süreçlerden geçiyormuşuz. Evet, konumuz aşk.. Şimdi efendim diyelim ki aşık olduk. Bunu nasıl anlarız? Eskiden sorsalar, ne bileyim ben derdim birisi çıkıyor karşıma sonra bir bakıyorum ben eski ben gibi değilim o zaman aşık olduğumu anlıyorum. Ama ulu pozitif bilimler bu türden yuvarlak ve muallak cevapları kabul etmez elbette. Aşık olabilmemiz için şu belirtilerin vuku bulması gerekmekteymiş.Onu görünce kalbimiz çok fazla çarpmaya başlıyorsa; son günlerde, içimizdeki sevinç ve mutluluk duygusu arttıysa; hayata ve olaylara daha umursamaz bakıyorsak; arkadaşlarımız gözlerimizin pırıl pırıl baktığını ve son günlerde yüzümüze bir canlılık geldiğini söylüyorlarsa aşık olarak kabul edilebiliyormuşuz. Birde aşık olduğumuz zaman şaşkın şabalak hareketler yaparız ya (artistlik yapmak için lunaparkta kamikazeye binmek, pis sokak hayvanlarını şefkatle okşamak, günde on beş saat telefonla konuşmak, sokak ortasında tek başına yürürken kendini salak salak gülümserken yakalamak v.s.). Meğer bunlarda bizim hiç kabahatimiz yokmuş. Aşık olduğumuzda gösterdiğimiz dengesiz davranışlarımızın sebebi, vücudumuzun salgıladığı feronom maddesiymiş! Aşk,vücutta feronom maddesinin salgılanmasıyla başlıyormuş. Aşkın kokusu olarak tanımlanan bu madde, beynin ilgili bölümlerini uyarıyor ve aşk doğuyor akabinde de biz sapıtmaya başlıyormuşuz. Feronoma "aşk hormunu" da deniliyormuş. Aşıkların, her dakika aşık oldukları kişiden söz etmeleri bu hormondan kaynaklanıyormuş. Aşık olunduğunda vücudun fazla feronom salgılamasıyla kişilerin fiziksel yapılarında ve davranışlarında değişiklikler oluşmaya başlıyor, kalp çarpıntısı, gözlerin parlaması gibi değişiklikler oluyor ve "O da beni seviyor mudur", "acaba şimdi nerededir?" gibi sorular artmaya başlıyormuş. Obssesif yani takıntılı kişi davranışları da kendini göstermeye başlıyormuş tabi kaçınılmaz olarak. Aşkın alevinin zamanla azalması ve duyguların şeklinin değişmesini de alışma-soğuma durumuyla açıklardım.. Yanlış efendim, cahillikten yaptığım yorumlar işte. Meğer aşkın yerini sevgiye bırakması da hormonlarla ilgiliymiş. Zamanla serotoninin azalması, oksitoksinin! artmasıyla, aşk yerini bir süre sonra sevgi ve şefkate bırakıyormuş. Oksitoksin ne lan deme şimdi içinden. Aç bir yerlerden oku koca koca isviçrelibilimadamları bulmuş işte ne itiraz ediyorsun.. Sonra neden bahar-yaz aylarında daha çok aşık oluyor insanlar sizce. Elbette bunun da bilimsel bazı sebebleri var. Özellikle bahar ve yaz aylarında, güneş ışınları insanların hormon sistemini etkiliyor ve bu durumda aşk daha yoğun hissediliyormuş. Melanosit denen vücuda renk veren hücreler de bu aylarda artıyormuş. Melanositle bu hadisenin ilişkisini pek kuramadım ama o da benim cehaletimdendir kesin yoksa değerli isviçrelibilimadamları boş konuşurlar mı hiç??
Vay arkadaş ya ne salakmışız. Ama bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Bir daha kimse bana Öyle Cezmi Ersöz tripleri yapmasın, isviçrelibilimadamlarının araştırma sonuçlarının bilgisayar çıktısıyla kovalarım ona göre...
Vay arkadaş ya ne salakmışız. Ama bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Bir daha kimse bana Öyle Cezmi Ersöz tripleri yapmasın, isviçrelibilimadamlarının araştırma sonuçlarının bilgisayar çıktısıyla kovalarım ona göre...
24 Ağustos 2010 Salı
Unutursun.. Anlıyoruz..
Onlar her şeyi bilirler. Her durum için söyleyecek sözleri vardır mutlaka. Bir şeyi de bilmeseler olmaz. Senin yaşadıklarını daha önce yaşamış, hissettiklerini hissetmişlerdir. Yaşları kaç olursa olsun, karşına geçip bin yıllık tecrübeyle kocaman kocaman akıllar verirler. Onlardan hiçbir şey saklayamazsın, başka şeylerden bahsediyor bile olsan aklından geçenleri bilip ustalıkla lafı oraya getirirler. Zaten onlarla da başka bir şey konuşulmaz. Ortak argümanları 'unutmak'tır. Her fırsatta "unutursun" derler. "Zamanla unutursun." Yanılmaları imkansızdır. Zamanın sırrını çözdükleri için yuvarlak laf etmezler. Kesin ve kati söylemleri vardır. Sürekli aynı şeyi tekrarlamaları bile istikrarlarının göstergesidir. Durup durup "unutursun" derler. Unutamıyorum dersin, "olmaz" derler. Zamandan bahsederler. Zaman lafı onların ağzında büyülü bir sözcük gibi olur. Abra kadabraları zamandır onların. "Kötü bir kitabı beş haftada unutursun, beğenmediğin bir filmi iki ayda unutursun, yeni tanıştığın kızın ismini akşama kadar unutursun.." "Onu unutman için ise bir sene gerekir." Az ya da çok değil. Tam bir sene gerekir. Onuncu ayda unutmaya kalksan gelip mutlaka hatırlatırlar. Bir sene diyorlarsa bir senedir. Aksi halde düzenleri bozulur, buna izin veremezler. "Seni çok iyi anlıyoruz" derler sonra, çok anlayışlıdırlar. Çok pişmanım dersin, "Anlıyoruz" derler. Çok üzgünüm.. "Anlıyoruz.." Hepinizden nefret ediyorum.. "Çok iyi anlıyoruz seni.." Allah hepimizin belasını versin.. "Haklısın, anlıyoruz.." Hiç istiflerini bozmazlar, her şeye hak verirler. Tepeden tırnağa anlayışa bürünürler. Dayanamayıp ağız dolusu küfretsen bile şefkatli tavırlarla omuzundan tutup gözünün içine bakarak "Anlıyoruz" derler. Yapacak bir şey kalmayınca susmaya başlarsın, tabi onu da hemen anlarlar. "Suskunluğunu çok iyi anlıyoruz." O kadar güzel anlarlar ki bilirsin artık, onlardan bir şey saklanamaz. Anlama terapisi bitince unutma terapisine dönerler yeniden. Unutursunla devam ederler laflarına. Canım çok yanıyor.. "Unutursun.." Bu kez farklı ama.. "Unutursun.." İçlerinden gülerler -biz ne farklılar gördük.- Toplu bir unutma histerisi başlamıştır. "Şöyle unutursun, böyle unutursun, ne de güzel unutursun, en iyi sen unutursun." "Bak biz, hepimiz unuttuk, sen de unutursun" Ama ben sizin gibi değilim, sizden farklıyım.. "Daha önce gülüp, biz ne farklılar gördük demiştik duymadın mı?" İçinizden söylemişsiniz duymadım.. "Öyle şeyler insanın yüzüne söylenmez, ayıp." Canım insanlar.. Nasıl da duyarlıdırlar. Bu incelikleri öldürüyor beni asıl. Daha fazla utandırmadan, hemen unuturlar bu bahsi. Her şeyin doğrusunu onlar bilir. Unutursun.. Onlar anlarlar...
Mutluluktan ne bok yiyeceğini bilememek..
Mutluluğa alışık olmayanlar azıcık mutlu olduklarında ne bok yiyeceklerini şaşırırlar benim gibi. Bünyeleri kaldırmaz işlerin yolunda gitmesini mutlaka bir terslik yaratmak zorundadırlar. Bilirler aslında, sadece susup bekleyenler kazanır, ama beceremezler. Mutluluk hormonu mu ne haltsa beyinde yayılmaya başladığı vakit hücre deformasyonu da baş gösterir peşinden. Kriz zamanlarında zehir gibi çalışan o kıvrımlı et parçası çalışmaz olur. Hayatları boyunca birilerinden ilgi görmek için didinip dururlar, öyle birini bulduklarında da hep öyle birini beklediklerini unutup saçmalamaya başlarlar. Kendilerini bir şey zannettikleri için kontrolü hemen ellerine almak isterler. "hayır canım" lar başlar hemen, "bu kitabı mutlaka okumalısın" lar, "onunla görüşmeni istemiyorum" lar.. Master programına öğrenci hazırlıyor sanki.. Sana ne lan bırak okumasın, dokunma kiminle görüşüyorsa görüşsün. Ama olmaz her şeyin en iyisini biliyordur ya beyzade onu da kendi mertebesine yükseltmek için elinden geleni yapar. Beklediği ilgiyi gördü ya artık kibir ve ukalalıkta kimse onun eline su dökemez. Yalnız burada bir parantez açmak gerekir. Karşı taraf bu duruma başta karşı çıksa mesele bu kadar büyümeyebilir aslında, ama genelde kölemen bir tavırla her istenileni yaptığı için aynı nisbette beyzadenin de kıç kalkması tavan yapar. Bunun ilelebet böyle gideceğini zannederken birden bire bir kişiliği olduğunu hatırlayan hanım kızımız ufak ufak homurdanmaya başlar. Ama geç kalmıştır. Bunu bir taktik meselesi zanneden delikanlı müdahalelerinin dozunu gitgide artırır ve sonuçta kaçınılmaz olanla yüzleşilir. Hanım kızımız alıp başını gider, beyzade alık alık etrafa bakar.. Sonrası, kendi kendine hesaplaşmalar, hayıflanmalar v.s.. Böylelerinin mutlu olmaya hakları yoktur, hatta mutlu olmalarına gerek bile yoktur. Alışık değillerdir çünkü, azıcık mutlu olduklarında ne bok yiyeceklerini bilemezler...
19 Ağustos 2010 Perşembe
Ona şu an çok ihtiyacım var..
Ona şu an çok ihtiyacım var ; daha önce hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştım ona. O kadar acil bir durum ki bu kalbimin ortadan ikiye bölünüp aşağıya, bacaklarımın arasına düşmesinden korkuyorum. Bunun kulağa komik geldiğini biliyorum. Otuz yaşını devirmiş bir adam olarak daha olgun davranmam gerektiğinin de bilincindeyim, ama olmuyor işte. İster çocukluk deyin, ister toyluk hatta delilik. Umurumda değil. Onun yanına gitmeliyim, yoksa sonsuza kadar kaybedeceğim..
Daha önce de buna benzer şeyler hissettiğim oldu. Aslında onu özlemediğim bir an bile olmadı ama farklı ve çelişik duyguları aynı anda yaşadığımdan olsa gerek, bir şekile kendimi tutmayı başarabildim. Ayrılığımızın ilk günleri acı ve öfkeyi birlikte yaşadım. Sonra sonra öfkenin yerini artık tüm hücrelerimde hissettiğim özlem aldı. Sonra özlem yeni öfke nöbetlerini beraberinde getirdi. Zaman zaman tekrar döneceği umudu yeşerdi, sık sık da onu tamamen kaybettiğim fikrine kapıldım. Ama hissettiklerimin herhangi birinde ısrarlı olup alışkanlık geliştirmeme izin vermedi zihnim. Manik depresif bir hal, bir uçta umutsuz bir aşk ve tutku; diğer uçta da iflah olmaz bir öfke ve kızgınlık olan dar bir koridorda bir ileri bir geri götürüp getirdi beni. Kendimi dünyanın en büyük haksızlığına uğramış hissettiğim zamanlarda onu bir kaşık suda boğmak istedim; ama o an karşıma çıksa boyununa sarılıp beni affetmesi için yalvarmaktan başka hiçbir şey yapamayacağımı da çok iyi biliyordum.. Terk edilen insanların terk edildikleri ilk zamanlarda yapabilecekleri bütün saçmalıkları yapıp düşünebilecekleri bütün aptallıkları düşündüm. Öfkem ve acım o kadar büyüktü ki bütün dünyanın bana acımasını istiyordum. Herkes bilmeliydi, vah vah demeliydi herkes, ilgi ve alaka göstermeleri gerekiyordu. Tek başına üstesinden gelemeyecektim bunun. Bundan daha büyük bir acı olamazdı sanki herkes bunu anlamalıydı, hiç kimseye bir şey anlatmama gerek kalmamalıydı. Herkes işini gücünü bırakıp benimle acı çekmeliydi. Ben hayatımın anlamını kaybetmiştim, onlar benim yanımda olup hiç konuşmadan beni anlamalıydı, beraber ağlamalıydık, beraber hüzünlü şarkılar söyleyip, beraber sarhoş olup, beraber öfke krizleri geçirip beraber... O kadar çaresiz ve zavallı hissediyordum ki kendimi, yüzüme "neler yaşadığını anlıyorum ve senin için üzülüyorum" der gibi bakan herhangi biri bile kanayan ruhumu biraz teskin edebilecekti. Olmadı. Belki ben onlara nasıl ihtiyaç duyduğumu hissettiremedim belki de onların çok işi vardı. Durup böyle saçma sapan hezeyanlarla ilgilenemeyecek kadar meşguldüler. Sonunda onlar da öfkemden nasiplerini almaya başladılar. Beni terk ettiği için ondan, beni anlamadıkları için onlardan ve elimden hiçbir şey gelmediği için kendimden nefret etmeye başladım. Hatta bir ara bölündükçe çoğalan bu öfkenin içimdeki aşkı bile alt ettiğini düşündüğüm oldu. Ama tüm bunların zavallı birer savunma mekanizması semptomu olduğunu o kadar iyi biliyordu ki bir yanım, içten içe beni yiyip bitiren sızı tek bir gün bile azalmadı.
O kadar üzgündüm ki, hayatla işimin bittiğini düşünmeye başlamıştım artık. Yaşıyor olmak için yaşamanın manası yoktu sanki. Ve tuhaf şeyler düşünürken yakalamaya başladım kendimi sık sık. Hızlı trenin önüne fırlamak, tabanca ya da gaz, yüksek binalardan atlamak, çalışan bir otomobille birlikte kendimi garaja kilitlemek, yarısı boşalmış rakı şişesine iki kutu xanax boşaltıp yavaş yavaş çözülmesini bekledikten sonra tek yudumda kafama dikmek, odamın kapısına ve camına çok sayıda asma kilit taktıktan sonra anahtarları kapının altından dışarı atıp odadaki bütün kitapları ateşe vermek.. Ama o kadar korkaktım ki tüm bunlar birer fantezi olmaktan öteye geçemedi..
Şimdi daha sakinim. Ve daha az öfkeli. Hala üzgün ve çaresizim evet ama biliyorum ki içimdeki sevgiyi öldürmeye hiçbir duygunun gücü yetmeyecek. Artık başka hiçbir şey umurumda değil. Tek bir şeyden eminim. Ona şu an çok ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar. Nasıl olur bilmiyorum ama onu görmek zorundayım. Yaptığım ya da yapmadığım her şey için özür dilemeliyim. Onu ne kadar çok sevdiğimi ve o olmadan her şeyin ne kadar eksik yaşandığını anlatmalıyım. Bir bebek gibi hiçbir şey bilmeden ayaklarının dibine atmalıyım kendimi, tutup ellerimden kaldırması için gözlerine bakmalı ve her şeyi onunla yeniden öğrenmeliyim. Geçmişteki doğruların ya da yanlışların muhasebesini yapmaktan vazgeçtim. Hiçbir şey, hiçbir yaşantı hiçbir söz umurumda değil artık. Nefes almakla alamamak arasındaki fark gibi bir şey şu an onu görmek ya da görememek. Olgun davranmak filan istemiyorum. Ağırbaşlılıktan da bahsetmeye kalkmasın kimse. Bilincim yerinde, sakinim, ne istediğimi çok iyi biliyorum. Benim şu an sadece ona ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar...
Daha önce de buna benzer şeyler hissettiğim oldu. Aslında onu özlemediğim bir an bile olmadı ama farklı ve çelişik duyguları aynı anda yaşadığımdan olsa gerek, bir şekile kendimi tutmayı başarabildim. Ayrılığımızın ilk günleri acı ve öfkeyi birlikte yaşadım. Sonra sonra öfkenin yerini artık tüm hücrelerimde hissettiğim özlem aldı. Sonra özlem yeni öfke nöbetlerini beraberinde getirdi. Zaman zaman tekrar döneceği umudu yeşerdi, sık sık da onu tamamen kaybettiğim fikrine kapıldım. Ama hissettiklerimin herhangi birinde ısrarlı olup alışkanlık geliştirmeme izin vermedi zihnim. Manik depresif bir hal, bir uçta umutsuz bir aşk ve tutku; diğer uçta da iflah olmaz bir öfke ve kızgınlık olan dar bir koridorda bir ileri bir geri götürüp getirdi beni. Kendimi dünyanın en büyük haksızlığına uğramış hissettiğim zamanlarda onu bir kaşık suda boğmak istedim; ama o an karşıma çıksa boyununa sarılıp beni affetmesi için yalvarmaktan başka hiçbir şey yapamayacağımı da çok iyi biliyordum.. Terk edilen insanların terk edildikleri ilk zamanlarda yapabilecekleri bütün saçmalıkları yapıp düşünebilecekleri bütün aptallıkları düşündüm. Öfkem ve acım o kadar büyüktü ki bütün dünyanın bana acımasını istiyordum. Herkes bilmeliydi, vah vah demeliydi herkes, ilgi ve alaka göstermeleri gerekiyordu. Tek başına üstesinden gelemeyecektim bunun. Bundan daha büyük bir acı olamazdı sanki herkes bunu anlamalıydı, hiç kimseye bir şey anlatmama gerek kalmamalıydı. Herkes işini gücünü bırakıp benimle acı çekmeliydi. Ben hayatımın anlamını kaybetmiştim, onlar benim yanımda olup hiç konuşmadan beni anlamalıydı, beraber ağlamalıydık, beraber hüzünlü şarkılar söyleyip, beraber sarhoş olup, beraber öfke krizleri geçirip beraber... O kadar çaresiz ve zavallı hissediyordum ki kendimi, yüzüme "neler yaşadığını anlıyorum ve senin için üzülüyorum" der gibi bakan herhangi biri bile kanayan ruhumu biraz teskin edebilecekti. Olmadı. Belki ben onlara nasıl ihtiyaç duyduğumu hissettiremedim belki de onların çok işi vardı. Durup böyle saçma sapan hezeyanlarla ilgilenemeyecek kadar meşguldüler. Sonunda onlar da öfkemden nasiplerini almaya başladılar. Beni terk ettiği için ondan, beni anlamadıkları için onlardan ve elimden hiçbir şey gelmediği için kendimden nefret etmeye başladım. Hatta bir ara bölündükçe çoğalan bu öfkenin içimdeki aşkı bile alt ettiğini düşündüğüm oldu. Ama tüm bunların zavallı birer savunma mekanizması semptomu olduğunu o kadar iyi biliyordu ki bir yanım, içten içe beni yiyip bitiren sızı tek bir gün bile azalmadı.
O kadar üzgündüm ki, hayatla işimin bittiğini düşünmeye başlamıştım artık. Yaşıyor olmak için yaşamanın manası yoktu sanki. Ve tuhaf şeyler düşünürken yakalamaya başladım kendimi sık sık. Hızlı trenin önüne fırlamak, tabanca ya da gaz, yüksek binalardan atlamak, çalışan bir otomobille birlikte kendimi garaja kilitlemek, yarısı boşalmış rakı şişesine iki kutu xanax boşaltıp yavaş yavaş çözülmesini bekledikten sonra tek yudumda kafama dikmek, odamın kapısına ve camına çok sayıda asma kilit taktıktan sonra anahtarları kapının altından dışarı atıp odadaki bütün kitapları ateşe vermek.. Ama o kadar korkaktım ki tüm bunlar birer fantezi olmaktan öteye geçemedi..
Şimdi daha sakinim. Ve daha az öfkeli. Hala üzgün ve çaresizim evet ama biliyorum ki içimdeki sevgiyi öldürmeye hiçbir duygunun gücü yetmeyecek. Artık başka hiçbir şey umurumda değil. Tek bir şeyden eminim. Ona şu an çok ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar. Nasıl olur bilmiyorum ama onu görmek zorundayım. Yaptığım ya da yapmadığım her şey için özür dilemeliyim. Onu ne kadar çok sevdiğimi ve o olmadan her şeyin ne kadar eksik yaşandığını anlatmalıyım. Bir bebek gibi hiçbir şey bilmeden ayaklarının dibine atmalıyım kendimi, tutup ellerimden kaldırması için gözlerine bakmalı ve her şeyi onunla yeniden öğrenmeliyim. Geçmişteki doğruların ya da yanlışların muhasebesini yapmaktan vazgeçtim. Hiçbir şey, hiçbir yaşantı hiçbir söz umurumda değil artık. Nefes almakla alamamak arasındaki fark gibi bir şey şu an onu görmek ya da görememek. Olgun davranmak filan istemiyorum. Ağırbaşlılıktan da bahsetmeye kalkmasın kimse. Bilincim yerinde, sakinim, ne istediğimi çok iyi biliyorum. Benim şu an sadece ona ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)