Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Temmuz 2011 Pazar

Tesirsiz Parçalar 55-60..

55.
Benim için hiçbir özel durumu olmayan uzak bir arkadaşım, tesadüfen karşılaştığımız saçma sapan bir mekanda ayak üstü bir kaç dakika lafladıktan sonra, "Seni hiç iyi görmüyorum" dedi. "Ama sanırım bu çok kötü bir şey değil. İyi olmamak için bilinçli bir şekilde uğraşıyor gibisin ve bütün rahatsızlıklarını tırnaklarınla kazıyarak kendin yaratmışsın. O yüzden de beter ol demekten başka bir şey söylenmez sana."
Boynuna sarılmak istedim o uzak arkadaşın ama tuttum kendimi. En yakınlarımın bile anlayamadığı, hatta benim bile toparlayıp dillendiremediğim otuz yıllık ruh halimi üç cümleyle özetleyiverdi. Evet tırnaklarımla kazıyarak yoktan varettim ben mutsuzluklarımı. Ne denir ki başka? "Bu mutsuzluk benim,ilişmeyin.."

56.
Peşpeşe okuduğum iki kitabın ismi Ruh Kırılması ve Ruh Hastalığı. İkisinin de yazarının ismi İsmail. İkisi de daha önce duymadığım kitaplardı ve tesadüfen elime geçti. İki farklı yayınevinden çıkmış, yakın tarihlerde basılmış ve büyük ihtimalle iki yazarında birbirlerinden haberdar olmadan yazdıkları iki ayrı kitap..
Arka arkaya okudum ve bol bol göz damlası kullanmak zorunda kaldım. Tutunamayanlar'dan beri hiçbir kitapla bu derece yakınlık kuramamıştı ruhum. Sanki iki İsmail, birbirlerinden tamamen habersiz bir şekilde yıllarca benim içimi izlemiş gördüklerini kağıda dökmüş. Edebi değerleri tartışılır, hatta tartışılmaz bile belki. Çok başarılı kitaplar oldukları söylenemez. Ama çok acaip bir zamanda karşıma çıktılar ve ben bir kez daha emin oldum. Tesadüf dediğimiz şeyler, Tanrının bize göz kırpmasıdır aslında..

57.
Sana dair umutlarım azaldıkça, daha çok seviyorum seni. İmkansızlığın güzel taraflarını keşfettim sayende. Yanımda Genta* taşıyorum artık. Seni her gördüğümde, arkandan üçer damla damlatıyorum. Küçücük kutu etraftan gelebilecek bir sürü lüzumsuz soruyu engelliyor.
*Genta: Göz damlası..

58.
Annem, "oğlum akşam eve erken gelir misin?" dedi. Neden anne dedim, "hiç" dedi "konuşuruz biraz." İçim acıdı. Hemen her gün laflarız annemle, ama uzun süredir konuşmuyoruz. Yani konuşur gibi konuşmuyoruz. Günlük rutin seslenmeler oluyor haliyle ama anneme "Anne, nasılsın?" demeyeli on yıl olmuştur en az..
Sonuç : Saat on ikiyi geçti ve ben hala eve gitmedim.
Sonuç 2: Hiçbir şey yapmadan bile annemi üzmeyi becerebilecek kadar boktan bir evladım ben. Tren çarpsa artık bana da hepimiz kurtulsak..

59.
Kadınlar, yaşamak istedikleri hayata aşk seçiyorlar. Erkekler ise önce aşık olup sonra aşık oldukları kadının hoşuna gidecek bir hayat yaşamaya çalışıyorlar.. Bu ne boktan çelişki lan böyle..

60.
Hiç..

8 Temmuz 2011 Cuma

Halet-i Ruhiyemi Takdimimdir..

Hayatım ülkeme ne kadar da benziyor.. Nazlıdır benim ülkem. Kısa ömrü hep hassas dönem edebiyatlarıyla geçmiştir. Kuruluş yılları; taşlar yerine oturmadı aman dikkat edelim, kırklar; bütün dünya savaşta aman dikkat, elliler; lan demokrasi bol geldi bu ibnelere hadi bakalım ordu cumhuriyeti korusun, altmışlar; bakın siz sağcısınız bunlar solcu hadi bakalım yiyin birbirinizi, yetmişler; devam devam hadi bakalım. Oo aleviler de varmış burada devam gençler devam hadi hep beraber saldırın birbirinize, seksenler; evet evet demokrasi neyine lan bunların hadi bakalım ordu tekrar göreve, doksanlar; terör.., ikibin; yahu laiklik elden gidiyor nerde lan bu ordu? İkibinon; herkesi tutuklayın .mına koyim…

Çocukluğum saçma sapan bunalımlarla geçti. Okuduğum kitapların yan etkisi olsa gerek. Yahu bir insanın sekiz yaşında hayatla ne problemi olur. Dostoyevski okursa olur işte. Oysa çık sokağa oyna tutan mı var? İlkokula gidiyorum ve bir yığın ontolojik sorun var kafamda, pehh..

İlk gençliğimde solcu oluverdim birden. Ama ne solcu. Üç lafımdan dördü emek, işçi sınıfı, artı değer, halkların kardeşliği v.s.. Bıraksalar solculuktan öleceğim. Öyle böyle solculuk değil. O kadar inandırmışım ki kendimi ‘güneşi zaptedeceğimiz günlerin yakın’ olduğuna. Sadece tesis ve alet edevat sorunu kalmış. Halkımız arkamızda zaten. Yeter ki devrimci kıvılcımı ateşleyelim biz..

Polisten yediğim ikinci veya üçüncü seri tokada bile mukavemet edemeyecek kadar zayıfmış benim şanlı solculuğum. Biraz devletten dayak biraz da babamdan fırça yiyince bıraktım..

Sonra aşık olmalara başladım. Bana birazcık ilgi gösteren her kadına aşık olduğum saçma ve kayıp birkaç yıldan sonra uzun süreli istikrarlı aşk deneyimlerim oldu. Hiçbirini sonuna kadar götüremedim, hayatımdaki hiçbir kadını adam akıllı mutlu etmeyi başaramadım, ama hepsinden çok şey öğrendim. Geriye dönüp baktığımda şöyle ağız dolusu küfürle andığım hiçbir eski sevgilim olmadı. Hiçbirini ben terk etmedim, gittiklerinde hepsinin arkasından mütemadiyen yas tuttum. Ama dediğim gibi, hiçbirinin anısına bilerek saygısızlık etmedim, en azından içimden hepsini iyi andım..

Bu yaza kadar her sene aralıkları değişen depresyon seansları tertipledim kendime. Bu günlerde de girmeyi düşünüyordum depresyona ama annemin en sevdiğim depresyon hırkamı eskidi bu artık diyerek yer bezi yapması sonucunda giremedim. Hırkanın hikayesi de şu. Uzun, yerlere kadar değen kalın mı kalın hardal rengi eski bir hırka. Pek matah bir şey değil tabi. Ama son on yıldır ne zaman kendimi çok kötü hissetsem o hırkaya bürünüp, birkaç hafta evden çıkmayıp, tv ya da bilgisayar açmayıp hatta kitap bile okumayıp aptal aptal tavanı seyrederek yani depresyonun dibine kadar vurarak kendi kendime saçmalıklar yaptım. Ve o saçmalıkların kilit oyuncusu da hırkamdı. Şimdi hırka gitti.. Ben de vazgeçtim depresyona girmekten sonra oturdum bu yazıyı yazdım.

Özet : Ülkem gibi ben de hep hassas dönemlerden geçiyorum. Ve bu hassas dönemler hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Ve takdir edersiniz ki şu an itibariyle de ülke ve ben çok hassas bir dönemdeyiz :)

7 Temmuz 2011 Perşembe

Tesirsiz Parçalar 52-54..

52.

Tesirsiz ne kadar söz varsa
ruh cebimde biriktirdim
ki zaten ben
küçükken de meraklıydım
suya yazılar yazmaya..

53.

İnsanlarla marullar arasındaki en büyük fark; marulların, marullarla insanlar arasındaki en büyük farkı fazla umursamamalarıdır. Bir insan eğer isterse oturup saatlerce insanlarla marullar arasındaki en büyük farkın ne olduğunu düşünebilir. Oysa hiçbir manavda bunu mesele yapan bir marulla karşılaşmazsınız..
Sonuç : Galiba marullar bizden daha akıllı..

54.

Belki canım sıkkındı belki sadece dikkat çekmek istemiştim belki söylediklerim aslında söylemek istediklerimin tam tersiydi tanımadığın biri yoldan geçerken küfretse bile sana efendim der bir şans daha verirsin acaba yanlış mı anladım dersin bana o yabancıya verdiğin şansı bile vermedin efendim deseydin seni seviyorum diyecektim belki demedin bir şey sırtını dönüp gittin iyi mi oldu yani şimdi sana da yazık bana da..

1 Temmuz 2011 Cuma

Güvercin Telaşı..

Yaşadıklarımdan hayal ettiklerimi çıkarttığımda
Geriye kocaman bir hayal kırıklığı kaldı.
Gerçi matematik oldum olası zayıf bende
ama konu bu değil şimdi..
Hayattan tamamen ümidimi kestiğim anlarda bile
şaşırmaktan alıkoyamadım kendimi
yavrusuna yiyecek götürmek için çırpınan serçeye.
Ya da her bozulduğunda yuvası
dehşetli bir tutkuyla aynı yere
çer çöp taşıyan güvercine.
Ne var dedim kendi kendime, ne var
Ne var da tutunmaya çalışıyorsunuz bu kadar
Bu rezil hayata?
Çıkamadım tabi işin içinden
ve serçelerle güvercinlere havale ettim bütün ontolojik kaygılarımı..

Rakı ya da Kafka ya da Xanax ya da Perec
hepsinde aradığım şey aynı aslında.
Usanmadan her defasında bozulan yuvasına
çer çöp taşıyan güvercinin
hevesidir yakalamaya çalıştığım her neyse..
Benden geçen şeylerin farkındayım elbette
İçimden geçenlerle ters orantılı hemen hepsi
Gölgesine sığındığım rakı şişesinin görkemi
Azalsa da o son lanet duble içildiğinde
gecenin son saatlerinde
İçinde serçeler ve güvercinler gezinen
laflar etme arzusu doluyor bir yerlerimde.
Ağzımı açacak oluyorum
ama dinleyen kimse yok
Neyse diyorum sonra, neyse
Neyse..

20 Haziran 2011 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 51..

Yatağını şaşıran bir ırmak
Önce göl olur, sonra yok...
-Doğanın kanunu-
Gördüm
omurgasının üstünden
araba geçmiş bir kedinin
acıdan bağıramamasını
-Avaz avaz bağırdım-
Bir sıkıntısı olduğunda güneşin
daha doğmadan fark ettim.
Yağmura bulalı toprak kokusunu
ilk ben çektim içime
-Siz, hepiniz uyuyordunuz o saatlerde-

Ömrümü zaman ayıramayacağınız işlerle geçirdim
Dolayısıyla sizin önemsediğiniz işler için de benim zamanım kalmadı
Böyle böyle birbirimizi önemsememeyi öğrendik.
İnsanlardan en çok çocukları
Hayvanlardan da atları sevdim.
Ve çocuklar hariç
Sevmediğim hayvanları bile
çoğunuzdan daha yakın buldum kendime.
İnsanları sevemedim
tabi kimse bunu mesele yapmadı.
Hepinize karşı tektim
ve elbette şansım çok azdı.
Ben bu savaşı altı yedi yaşlarımda kaybettim.
Yapacak bir şey yoktu, kitaplara sarıldım...

Kırgın değilim hiçbirinize
Dedim ya ben zaten çoğunuzu sevemedim
-Kim bilir belki de bu yüzden insan olmanın gereklerinin çoğunu yerine getiremedim-
Öfkem aklımın bir adım önünde oldu hep
-Size değil sadece öfkem, en başta kendime-
Ödenmesi gereken ne bedel varsa peşin peşin ödeyip
Aranıza karışmaktan vazgeçtim...

Ay Tutulması..

Birlikte oturduğumuz parklara senden sonra da gittim
epeyce vakit geçirdim ve kaybettim ve üzgündüm
bitiremediğim şarapları diplerine boşalttığım mavi ladinler büyümüş
çocuklar gördüm oyunlarına büyük bir ciddiyetle devam eden
bağ değil büyü bozulmuş köpek gibi pişmanım..

Aynı anda hem sana hem kendime hem tabiata
yerli yersiz küfürler sıralarken bir taraftan
öptüğüm diğer kızlar da aklımdan geçmedi değil
ama sen başkaydın şarabın içinde aspirin
baş ağrısına engel olur diyen tıp öğrencisi
niye yalan söyledi olsaydın da konuşsaydık..

Hiçbir yere sığamıyorum oh mu olsun ki bana
gidenler bildiklerini de beraberinde götürür
ay tutuldu misal dün sıradan bir doğa olayı
ama aklım ermedi boş boş baktım havaya
olsaydın da anlatsaydın kafam böyle karışmazdı
olmadı öpüşürdük aklıma takılmazdı..

13 Haziran 2011 Pazartesi

Senin De Ağacın Da Kedinin De Öğretmenin De..

Küçükken her küçük çocuk gibi kendimi kahraman zannettiğim zamanlar olurdu. Ama en uzunu on beş dakika sürerdi bunların. Ya benden daha iri bir çocuk kabadayısına toslardım ya da kendi beceriksizliğimin sınırlarına.. Sonrası fiyasko..

Dördüncü sınıfta aşık olmuştum. Kız beşinci sınıftaydı ama bunun hiçbir önemi yoktu . Aşık olmuştum işte, yani galiba. Şimdi geriye dönüp baktığımda durumun adının aşık olmak olduğunu biliyorum tabi ama o zaman ben bu kızı seviyorum diyordum kendi kendime. Aşk ve sevgi arasındaki epistemolojik farkı bilecek seviyede değildim. Malum, o zamanlar yaşım henüz tek haneliydi. Ve ciddi bir sorunum vardı. Kız beni tanımıyordu, tanımayı bırak farkımda bile değildi. Görmemişti beni, her tenefüs sınıflarının kapısının önüne sotelenip seyrettiğim kız beni görmüyordu. Muhtemelen gözleri çok değmiştir bana, ama okuldaki yüzlerce sümüklü oğlandan biriydim nihayetinde nasıl farkedecekti ki beni. Evet bakmıştı bir kaç kez bana ama hiçbirinde görmemişti..

Dikkat çekmek için yaptığım şaklabanlıkları burada anlatmamın hiçbir anlamı yok. Kolayca tahmin edileceği gibi kendimi komik durumlara düşürürüp arkadaşlarımın taşak geçmesiyle sonuçlanan bir dizi girişimde bulundum elbette. Ama hiçbiri bırak işe yaramayı, onun dikkatini çekmemi bile sağlamamıştı.. O güne kadar..

O zamanlar hacı dayımın gazıyla zaman zaman kıldığım her namazın sonuna eklediğim standart duam kabul olmuştu sonunda. Bir şey olmuştu ve ben aşık olduğum kızın kahramanı olabilme fırsatını elde etmiştim. Tenefüse çıktığımızda okulun arka bahçesindeki akasyanın altında alışılmadık bir kalabalık vardı. İnsanlar gözlerini ağacın tepesine dikmiş uzaktan pek anlaşılmayan seslerle bir şeyler mırıldanıyorlardı. Normalde böyle temaşalı durumları pek siklemezdim, dudak büküp ön bahçeye doğru yollanmak üzereydim ki.. Tam arkamı dönüp uzaklaşıyordum ki.. O'nu gördüm. Oradaydı, en öndeydi ve galiba çok üzgündü. O an şimşek çaktı beynimde ve süratle kalabalığa doğru seğirttim. Mesele, bir şekilde ağaca çıkmış ama inemeyen ve kalabalığı görünce de iyice panik yapan, panikledikçe de ciyak ciyak bağıran yavru bir kediydi.. Epeyce de uzun boylu bir ağaç olduğundan kimsenin çıkıp kediyi kurtarmaya götü yemiyordu. Ve benim prensesimin ağzından 'yazık yaa, canım benim, kıyamam' sözleri dökülüyordu. Prensesimin yanına kadar sokuldum, ağzından çıkan her sözü duyabiliyordum ama o hala benim farkımda değildi. Olsun, az kalmıştı ama birazdan ben nasıl bir kahraman olduğumu ona gösterecektim. O da boynuma sarılıp beni öpecek ve kol kola gururla uzaklaşacaktık oradan. Yalnız iki küçük sorunumuz vardı. Birincisi ben kedi milletinden nefret ederdim, ikincisi ise hayvani bir yükseklik korkum vardı. Ve kedinin bulunduğu yere bakmak bile gözlerimi karartıyordu. Ama yapacak bir şey yoktu, ilk kez elime böyle bir fırsat geçmişti ve aptalca korkularım yüzünden bunu kaçıracak değildim. Ağaca uzandım, seslerin kesildiğini fark ettim ve dönüp son kez prensesime baktım. Bana bakıyordu.. Allahım sonunda kız bana bakıyordu. Kız bana bakıyordu lan! Gözlerini dikmiş bana bakıyordu kız, kim tutardı artık beni. Ya allah deyip tırmanmaya başladım. Tabi gözlerim kapalı, ve aşağıya zinhar bakmadan. Tamam kahramandım falan ama yüksekten de korkuyordum ve yükseldikçe altıma sıçacağım korkusu bünyemi ele geçirmişti. Santim santim yaklaştım kediye, yaklaştıkça korkum da birazcık azalmıştı. Bir kol mesafesi kadar yanaştım kediye, ama o kol bir türlü uzanmıyordu. Dedim ya hiç sevmezdim kedi şerefsizini. Tabi uzun sürmedi bu tereddüt. Prensesim aşağıda kahramanını izliyordu ve kahramanlar asla tereddüt etmezlerdi. Elimi uzattım yavru kediye. Önce tüylerini, sonra gövdesinin sıcaklığını hissettim. Tam avuçlayıp kendime doğru çekecektim ki.. Hain pençesini bana doğru savurdu pezevenk kedi ve sonra kendini ağaçtan aşağıya attı. Elim çizilmişti, kedi ağaçtan atlamıştı ve ben bok gibi ortada kalmıştım. Aşağıya baktım sonra, ama prensesim ve diğerleri artık bana bakmıyordu hepsi kedinin peşinden koşmaya başlamışlardı. N'oluyordu lan? Kahraman bendim, o ağaca ben çıkmış kediyi kurtarmak içim canımı ortaya koymuştum, bu kadar mıydı yani itibarım. Hadi diğerlerini siktir et, ne yani ben ağaçtan indiğimde prenses yanaklarıma öpücük kondurup kahramanım demeyecek miydi yani bana? Boşuna mı çıktım lan ben bu ağaca? Sikerim lan ben böyle kahramanlığı. Karar verdim, inip hepsinin ağzına sıçacaktım.Sıçacaktım sıçmasına da, acaba nasıl inecektim?

Ağaca çıkarken kahramandım ben ve prensesimin beni seyretmesinin verdiği gazla en tepeye süzülmüştüm. Ama inişe geçtiğimde bir kahraman değil zavallıydım ve prenses falan da yoktu aşağıda. Kimse yoktu. Ulan kıçı kırık bir kedi yavrusu için ağacın altında kümelenen insanların hiçbiri yoktu artık. Ağacın tepesindeki kedi yavrusu kadar değerim yoktu. Ve ben yüksekten çok korkuyordum, bırak aşağıya inmeyi bir alt dala bile uzatamıyordum ayağımı. Öfkeden ve korkudan ölmek üzereydim. Dakikalarca titreyerek kaldım o ağacın tepesinde. Tek tesellim şuydu ama. Ağlıyordum ve bunu gören kimse yoktu..

Yarım saat mi bir saat mi ne haltsa işte. Bir süre sonra bir şekilde indim ağaçtan. Sınıfa doğru yürüdüm. Dersin birini kaçırmıştım tabi. Vazgeçtim sınıfa girmekten. Kapının önüne çöküp, kafamı ellerimin arasına alıp ağlamaya başladım yeniden. Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir zaman sonra zil çaldı. Öğretmen dışarı çıktı. Beni gördü ve kulaklarıma asılıp ' ağaç tepelerinde maymunluk yapıp derse girmemek ha. Velini çağır yarın okula' dedi ve okkalı bir tokat sallayıp gitti. Arkasından bakarken de onu gördüm. Prensesim kahkahalarla gülüyordu yanındaki bir gurup kızla beraber. Bir saat önce kahraman olmak üzereyken bir saat içinde ağaçta maymunluk yapan korkak ve beceriksiz bir mahluğa dönüvermiştim. Evet kız sonunda beni fark etmişti. Ama ben içimden sadece şunu geçiriyordum.. ' Senin de, ağacın da, kedinin de, öğretmenin de .mına koyayım..'