Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Mart 2011 Cumartesi

Tesirsiz Parçalar 16-18..

16.
Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek, dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen..

17.
L.F.Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk kitabının bir yerinde 'Aşk da var' diyen Arthur'a Bardamu'nun ağzından yanıt verir. 'Arthur, aşk dediğin şey sonsuzluğun kanişlerin ulaşabileceği bir düzeye çekilmesidir, benimse bir onurum var..' Yorum.. Yok..

18.
Her işleri kolayca oluyor, bunu yaşam felsefesi yapmışlar. Kolayca aşık oluyorlar, kolayca seni seviyorum diyorlar, kolayca vazgeçiyorlar sonra da. Çektikleri acı da çok kolay oluyor haliyle, unutmaları da. Kendileri gibilerden oluşan kalabalığın içinde takılıp kalmadan tüm sahtekarlıklarıyla yaşarlarken ara sıra benim gibilerle karşılaşıyorlar ve çok sürmeden bünyeleri hata veriyor. Başta tuhaf biriyle karşılaştıkları ve bu durum ilginç geldiği için egzotik bir hayvana yaklaşır gibi temkinli tavırlarla sokuluyorlar. Ama sonra tehlikenin farkına varıp usulca sıvışıveriyorlar. Benimse kulaklarımda söyledikleri sözler çınlamaya devam ediyor. Olası hatalar için hep yedek bir hayat tutuyorlar bir taraflarında kimselere farkettirmeden ve canları sıkıldığında diğer yaşantılarından devam ediyorlar. Kendine ait bir hayata bile sahip olamayanlar ise ancak ayrıntılara boğarak yaşamlarını bu aldatılışı düşünüp çıldırmadan yaşayabiliyorlar..

18 Mart 2011 Cuma

Beklemek..

- Gitti..
- Sen ne yaptın?
- Hiçbir şey
- Hiçbir şey mi?
- Ağladım sadece. Önce sessiz sessiz ağladım, ses çıkartmadan ve gözyaşlarımı akıtmadan; sonra bağıra bağıra ağladım. Bazen sadece gözlerimle bazen de bütün vücudumla sarsıla sarsıla.
- O ne yaptı peki?
- Bana mı?
- Sana, kendisine.. Neden gitti yani?
- Bilmem.. Gitmesi gerekiyormuş. Kafası karışıkmış, kendini iyi hissetmiyormuş benim yanımda.
- Sevmiyor muymuş seni?
- Seviyormuş aslında, ama kafası karışıkmış işte.
- Tutsaydın ellerinden, bırakmasaydın. Gözlerini gözlerinden kaçırmasına izin vermeseydin. O zaman gidemezdi belki.
- Denedim. Ama beceremedim. Gücüm yetmedi.
- Ama böyle de olmaz, gidelim hadi..
- Nereye?
- Kimsenin kimseyi üzmeyeceği bir yere. Üzüntünün tedavülden kalktığı bir yere. İnsanların ağızlarından çıkan her sözün doğru olduğu, sevmenin gerçekten sevmek anlamına geldiği bir yere..
- Var mı öyle bir yer?
- Var.. Ama biraz uzak. Üstelik geri dönmek de mümkün değil.
- İsterdim. Ama.. Gelemem.
- Neden?
- Beklemem lazım.
- Onu mu?
- Evet.
- Gelir mi? Döner mi tekrar?
- Bilmem..
- Neden bekliyorsun o zaman?
- Belki gelir. Belki ne olursa olsun umudumu kesmediğimi, ağlamamın vazgeçmek demek olmadığını, eğer geri dönerse yaralarını iyi edebileceğimi fark eder. Yalnız kalınca içi acır belki onun da. Eksikliğimi hisseder. Ensesine dokunmamı, saçlarını okşamamı ister belki. Belki gelir.. Gel der belki..
- Ya gelmezse?
- Beklerim ben. Usul usul beklerim. Ses çıkarmadan, sadece yağmurlu havalarda ağlayarak beklerim. Hem ya gelirse.
- Haklısın. O zaman gelmiyorsun benimle?
- Hayır..
- Hoşça kal o zaman.
- Bakalım..

15 Mart 2011 Salı

Tesirsiz Parçalar 11-15..

11.
Bazen öyle olur. Normal şartlarda dünyayı yerinden oynatacak kadar kuvvetli hissetsen bile kendini, bazen parmağını oynatamazsın. Oysa tek bir kelimeyle her şeyi yoluna sokmak mümkündür. Tek bir 'kal', 'gitme', hatta 'lütfen' yetecektir aslında. Ama işte bir şey olur ve sen ağzını bile açamazsın. Bir yerde okumuştum, nerede emin değilim şimdi. Diyordu ki adamın biri, "hala geçmişe dair ümitlerim var.." Bundan büyük ironi olabilir mi? Geçmişe dair ümitleri olan adam, geçmişe takılıp kalmış demektir. Ve geçmişe takılıp kalan birini bekleyen bir gelecekten de bahsedilemez. Çok tehlikeli bir ruh halidir bu. Süratle kurtulmak gerekir. Ama bazen olur öyle, kurtulamazsın..

12.
Kimseyle konuşmuyorum. Böyle daha iyi oluyor sanki. Bir anlamı olduğundan değil. Konuşamadığımdan da değil. Canım istemiyor sadece. Aslında canım isterse bir saksı bitkisiyle hava durumu hakkında bile konuşabilirim. Ama hiç canım istemiyor işte. Sahiden de hiçbir şey söylemeden susarsam ne demek istediğim anlaşılabilir mi ki?

13.
Hiç kimse hayat kadar sert vuramaz derdi Rocky Balboa. Haklıymış lan..

14.
Beş yaşında en büyük hayali ninja kaplumbağa olmak olan, sekiz yaşında bunun imkansız olduğunu farkedip Jedi olmaya karar veren, otuz iki yaşında da hala cisimleri düşünceleriyle hareket ettiremediğini ve insanların gerçekte ne düşündüğünü asla anlayamayacağını farkederek pes eden biri olarak diyorum ki! Hayat insanın doğasına ters. En azından, benimkine..

15.
Gitmesen.. Kalsan benimle.. Gelirdim peşinden ama o kadar yorgunum ki.. Hem gidilecek yer çıkılacak yol kalmadı.. Bir masala sadece anlatan inanırsa masal masal olmaktan nasıl kurtulur..? Gitmesen.. Ben sana masallar anlatsam, sen de inansan..

14 Mart 2011 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar 6-10..

6.
O zaman şöyle yapalım, sen şimdi bana bir çay koy, ben de senden bir sevgili yapayım. Hem tecrübeli sayılırız, çocukluğumuzda tahta oyuncaklardan canlı arkadaşlar yaratabiliyorduk kendimize. Belki de o kadar büyümemişizdir ne dersin?

7.
Geçmez işte. Geçmiyor.. Hadi geçmiş neyse de, gelecek için bile umudu kalmayınca insan ölmüş oluyor. Ontolojik olarak ölmüş olmadığından öldüğüne kimseleri inandıramıyorsun. Çünkü 'ruh ölümünün' cenaze namazı kılınmıyor. Sonrası laf işte.. eğer kötü bir hayat yaşadıysan hiçbir iyi dilek yardım edemiyor sana. Ve hayatına bir şekilde dokunmaya çalışan herkesi kendin gibi mutsuz ediyorsun..

8.
Eskimolar kar yağma çeşitlerini 75 kelime ile ifade ederlermiş. Hayatları kar içinde geçtiğinden sanırım. Bizde de tuvalet onlarca farklı kelimeyle ifade edilebiliyor. Tuvalet, hela, wc, abdesthane, ayakyolu, yüz numara, kenef, kubur, memişhane. v.s.. Nasıl bir hayat yaşıyorsak artık..

9.
Yüz bilmem kaç bin kelime var Türkçede. Ve içlerinde en çok benimsediğim ikisi "hayal kırıklığı". Orta büyüklükte iki kelimeden oluşan bu söz öbeği kişisel tarihimi bir çırpıda özetliyor aslında. Hayalle başlayan her şey kırılır ve biter.. Hayal ve kırılma; varlık ve yokluk gibi diyalektik dengenin birer tezahürüdür..

10.
Yarım saat kadar süren ontolojik hesaplaşmamın ve etraftaki nesnelerle empati kurma çabalarımın sonucunda kendimi özdeşleştirebildiğim yegane nesnenin "bekar evinde kullanılıp bir köşeye fırlatılmış bulaşık süngeri" olduğunu farkettim. Şimdi bu durumdan bir sürü varoluşçu bilinçaltı analizi çıkartılabilir ama bu akşam öyle sikindirik şeyler yazmak niyetinde değilim. İstesem çıkarırım ama hiç uğraşamayacağım şimdi..

Tesirsiz Parçalar 1-5..

1.
Oktay Rıfat hep içimi acıtmıştır benim. Şiir tarihimizin en yetenekli isimlerinden biri olmasına rağmen hakettiği ilgiyi bir türlü göremedi, gölgede kaldı hep. Orhan Veli ve Melih Cevdet ikilisin ardından anıldı adı. 'Garip' şiirinin en afili abisiydi oysa.. Orhan Veli genç yaşta ölmüş olmanın kaçınılmaz popülerliğinden, Melih Cevdet sonradan olma solculuğundan çok ekmek yedi. Orhan Veli'nin hakkını yememek lazım tabi ama erken ölümü üzerine etrafında oluşturulan bohemist etiket şiirinin ötesine geçti. Melih Cevdet ise özellikle Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladıktan sonra hatırı sayılır bir kitlenin desteğini aldı. Ve pek çok türde eser verdiği için de uzun ömrü boyunca ilgileneni hiç eksik olmadı. Oktay Rıfat ise ne erken öldü, ne bir klana dahil etti kendini ne de tutunamayan/bohem fuları takıp edebiyat gecelerinde arz-ı endam eyledi. Uzun yaşadı. Devlet memuruydu. Evliydi ve karısını çok seviyordu. En güzel şiirlerini onun için yazdı. Düz bir adamdı yani. Yaşamında büyük hayal kırıklıkları, çalkantılar, görkemli kayıplar v.s olmadığı için belki kimselerin çok fazla dikkatini çekmedi. Sıradan bir insandı, sıradan yaşadı ve öldü. Ama yazdıkları, Türkçe'nin ekonomik kullanıldığında nasıl da büyülü bir dil olduğunu, anlamak isteyen herkese kanıtladı.. 'Karıma' şiirinin son iki dizesi bile Oktay Rıfat'ı sevmek için yeterli sebep sayılabilir..

"Mutluluk bir çimendir, bastığın yerde büyür
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.."
Karısının kulağına fısıldadığı küçücük dizeler, bu nasıl sevmek böyle dedirtir adama, isyan ettirir, yazmaktan soğutur. Biliyorum ki hayatlarını şiir yazmaya adamış koca koca adamlar yüzlerce sayfa yazmışlar ama ömürleri boyunca o tek satırın yanına bile yaklaşamamışlardır.
"Başkaları gitmiş olur gidince,
'Bir sen yakınsın uzakta kalınca'.."

2.
M.E.B yüz temel eser listesi yayınlamıştı. Epeyce de tartışılmıştı tabi listeye giren ve gir-e-meyen eserler. Kitap söz konusu sonuçta, bu işin iyisi kötüsü olmaz. Ama bir de uzak durulması gereken kitaplar listesi hazırlasalarmış keşke. Öyle kitaplar var ki, mazallah çocukların eline geçer, okumaya kalkarlar, huzurları kaçar. Hayal dünyaları gelişir, edebiyatın her zaman pak temiz sözcüklerle yapılamayacağını fark ederler. Uzak dursun çocuklarımız neme lazım. Naçizane uzak durulması gereken kitaplar listemin bir kısmı aşağıdadır efendim. Umarım birilerinin dikkatini çeker..

J. Kerouac- Yolda
J.D.Salinger- Çavdar Tarlasında Çocuklar
C.Palahniuk- Bütün Eserleri :)
Oğuz Atay- Tutunamayanlar
Sevim Burak- Yanık Saraylar
Leyla Erbil- Hallaç
C.Bukowski- Kasabanın En Güzel Kızı
F.K.Barbarosoğlu- Hiçbiryerde
İbrahim Yıldırım- Bıçkın Ve Orta Halli
Ali Teoman- Uykuda Çocuk Ölümleri..

3.
İkindi vakti ikinci şişe birayı da içmişseniz o an hayattaki en büyük pişmanlığınız neden gelirken 'iki bira daha almadığınız' dır. En güzel ihtimal de dolapta unutulmuş bir biraya rastlama ihtimalidir. Bu pişmanlıkla boğuşurken telefonunuzun çalması sizi normalden daha çok heyecanlandırır. Karşınıza çıkan servis operatörünün cazip teklifi ise çileden çıkarır, ama nihayetinde sizi arayan canlı bir insandır ve bu bir taraftan da kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. O size ayrıcalıklı tarifeleri anlatırken siz içinizden ona şiirler okur ve gülümsersiniz. Ayrıca fonda Orhan Gencebay varsa ve peynir ve soğan aromalı patates cipsinizin yarısından fazlası pakette duruyorsa, hayat düşündüğünüz kadar boktan olmayabilir..
Dolapta bira yokmuş.. Hayat çok boktansın lan!!

4.
Hayallerindeki adam olmadığımı anladığında beni değiştirmeye çalışacağına, susarak bir duble rakı içseydin benimle bir çok şey kendiliğinden değişirdi. Yanıma, kırılacağı baştan belli hayallerle sokulacağına oturup birer bira içseydik keşke. Hiç değilse içer misin diye sormadan çay suyu koysaydın ocağa. Sen suyun kaynamasını beklerdin ben seni beklerdim ve aradaki boşluğa bir aşk ihtimali sıkıştırırdık..

5.
Latin Amerika edebiyatı ciddiye alınmalı. Neruda, Marquez ve Borges dışında pek bilinmez ülkemizde nedense. Oysa söz gelimi Llosa seksen sonrası dünya edebiyatının en sağlam kalemlerinden biri (gerçi en son nobel edebiyat ödülünü o aldı, dolayısıyla satışları biraz olsun artmıştır diye umuyorum) ve Can yay. neredeyse bütün kitaplarını yayınladı. Sonra Cortazar var. 62 Maket Seti ve özellikle Seksek edebiyat tarihine şimdiden adını yazdırdı. Carlos Fuantes, sadece son kitabıyla bile ne kadar önemsenmesi gereken bir yazar olduğunu dosta düşmana gösterdi. Anti-emperyalizmi sonuna kadar savunan ve bunu yaparken de toplumcu gerçekliğin popülizm tuzağına düşmekten usta manevralarla sıyrılan büyük usta sadece Meksika insanın değil bütün sömürülen ülkelerin trajedisini anlatıyor aslında. Ayrıca da yarattığı dil ve kelime oyunlarıyla iyi edebiyatın büyüsünü okuyan herkese sonuna kadar hissettiriyor. İnfante'nin Kapanda Üç Kaplan'ı belki de James Joyce ya da Georges Perec ayarında devasa yazarların yapıtlarıyla karşılaştırılabilecek ve bu karşılaştırmadan hiç de mağlubiyetle ayrılamayacak kadar güçlü bir eser. Kitabın kahramanı Havana; kullanılan dil sokak Kübacası. Küba'nın başkenti Havana'nın devrim öncesi gecelerinden bir tanesini anlatıyor aslında kitap. Yer yer kelime oyunlarıyla zorlasa da okuru son sayfayı okuyup kitabı kapattığınızda hissettiğiniz tek şey sarsıntı oluyor, çok ciddi bir sarsıntı..
Özet : Latin Amerika edebiyatı iyidir, özellikle bize çok yakındır. Arjantin'in, Meksika'nın, Şili'nin ya da Peru'nun çocuklarının hikayeleri, Anadolu insanına hiç ama hiç yabancı değildir. Hatta arada bir tür akrabalık bile vardır..

8 Mart 2011 Salı

Gardaki Çocuk..

Çocuğun canı sıkkınmış
ne yapmışsa sıkıntıdan
oyuncakları kırılmış
sıkıntısı belki ondan

kendi elleriyle kırmış
bütün oyuncaklarını
annesini çok ağlatmış
anlatmamış acısını

çocuğun sevdiği kız
başkasını seviyormuş
kızamayınca o kıza
oyuncaklarını kırmış

kaçmış sonra herkesten
tren garına saklanmış
gece uzanmış raylara
çocuk artık tren olmuş

üzemezmiş kimse onu
artık ona acı yokmuş
tren raylarında çocuk
kendisinden kurtulmuş..

6 Mart 2011 Pazar

İçinden Trenler Geçen Bir Kitap..

Uzun zaman sonra ilk kez bir kitabı bitmesin diye yalvararak okuyorum. Ağır ağır okuyorum, sindire sindire. Dergide tanıtımını görür görmez vurulduğum, elimde dergi koşarak İnsancıl'a girdiğim ve 'Serhan ben bunu istiyorum' diyerek küçük çaplı bir velveleye neden olduğum kitap (gerçi o an yokmuş ellerinde, sipariş verdiler dört gün sonra geldi)şu an elimde ve ben neresinden okuyacağımı şaşırıyorum..
"..Bense bu kırık çocuk kalbimle içinden tren geçen her şeyi sevdim, hepsine yetişmeye çalıştım, geç kaldığım da olmuştur olmasına da, ama bilinsin isterim ki hiçbir treni bekletmemişimdir, trenler beni beklemezken ben çok tren beklemişimdir, beklediklerimin çoğu da gelmiştir şükür, bazılarıysa geçmiştir, şükür.. Kendini sevmek için otomobil, şehirleri sevmek için otobüs, bir ülkeyi sevmek içinse tren şart. Dünyayı sevmek içinse uçak gerekir.Memleketi o kadar çok sevseydik bu kadar tren yoksunu olur muyduk? Tren bir evdir çünkü, memleket kadar büyük bir ev. İçinde herkese yer vardır. "
Haydar Ergülen, kalemine ve şiirine meftun olduğum bir yazardır zaten. Üstelik hemşerimdir, Eskişehirlidir ve Eskişehir aşığıdır. Bu bile kitabın ilgimi çekmesi için yeterli olabilirdi aslında. Ama kitabı elime alır almaz ustayla tanışıklığımın bu kadarla sınırlı ol-a-mayacağını anladım. İçinden tren geçen her satıra çocukluğumdan beri düşkündüm ben. Ve şimdi elimde içinden tren geçen kocaman bir kitap var. Eline sağlık Haydar Ergülen..
"..Hepimiz o trenlerin içindeyiz ve aynı istasyondan geçiyoruz. Bazen de hiçbir yerden gelmeyen ve hiçbir yere gitmeyen bir tren özlemiyle de durduğumuz oluyor o istasyonda. O zaman, 'zaman' diye bir anıyı çalışmaya başlıyoruz içimizde, belleğimizde ve 'kader saati' diyoruz o kısacık an'a. Ve bunu söyler söylemez de çoğunlukta kalıyoruz. Bazen çoğunlukta kalmakta azınlığa sayılır. Biz 'çoğunlukta kalanlar', hani o 'kader istasyonu'ndan geçenler, sırasını bekleyenler, bilet arayanlar, ayakta gitmeye razı olanlar, bütün şehirlerden uykulu geçenler, gözü uykudan başka hiçbir şehir görmeyenler, bir bakıma kader yolcuları yani.."
Haydar ERGÜLEN- TRENLER DE AHŞAPTIR- Kırmızıkedi Yay. Şubat-2011